Noel Pazarları, Uzun Yürüyüşler ve İlk Yalnız Yurt Dışı Deneyimim
Bu seyahati aslında çok yakın bir arkadaşımla planlamıştık. Aylar öncesinden hayalini kurmuş, birlikte gideceğimize gerçekten inanmıştık. Ama hayat bazen planladığımız gibi ilerlemiyor. Onun vizesi çıkmadı, benim seyahat tarihim yaklaştı ve sonunda kendimi hiç hesapta olmayan bir kararın içinde buldum: Hamburg’a tek başıma gitmek.
Uzun süre gitmemeyi düşündüm. Hatta vazgeçmeye oldukça yakındım. Ama arkadaşımın tüm içtenliğiyle söylediği “Git, mutlaka gör.” cümlesi beni cesaretlendirdi. Şimdi dönüp baktığımda iyi ki dinlemişim diyorum.
Aslında bu benim ilk yalnız seyahatim değildi. Ama ilk kez gerçekten bilinmeyen bir yere, tamamen tek başıma gidiyordum. Daha önce hep bildiğim şehirler vardı ya da yolun sonunda beni bekleyen biri olurdu. Bu kez durum farklıydı. Almanca bilmiyordum, şehri tanımıyordum ve havaalanına giderken içimde aynı anda hem büyük bir heyecan hem de ciddi bir tedirginlik vardı.
Valiz hazırlarken bile bunu hissettim. Bir yanım “Gitmelisin.” derken diğer yanım sürekli “Ya yapamazsam?” diyordu. Havaalanında arkadaşlarım yanımdan ayrıldıktan sonra yalnız olduğumu ilk kez gerçekten hissettim. Ama o korkunun yanında başka bir duygu daha vardı: özgürlük hissi.
Sanırım beni yola çıkaran şey tam olarak buydu.



İlk Gün — Hamburg’a Varış ve İlk Cesaret Testi
Her şey aslında beklediğimden daha kolay ilerledi. Uçaktan indikten sonra pasaport kontrolü, tren istasyonunu bulmak, bilet almak… Hepsi gözümde büyüttüğüm kadar karmaşık değildi. Üstelik uçaktan birlikte indiğim Türkler bana yardımcı olmak konusunda inanılmaz istekliydi. Pasaport kontrolünde bir sorun yaşarım diye neredeyse beni yalnız bırakmadılar 🙂
Tren bileti alma kısmı ise ayrı bir maceraydı. Gişe yoktu, herkes işlemlerini cihazlardan yapıyordu. Ben ne yapacağımı anlamaya çalışırken yanımda aynı şekilde ekrana bakan biriyle göz göze geldik. Önce birbirimize baktık, sonra tekrar ekrana döndük. Birkaç saniye sonra aynı anda:
“Türk müsünüz?” dedik 🙂
Nasıl oluyor bilmiyorum ama dünyanın herhangi bir yerinde birbirimizi anlıyoruz gerçekten.
Trene bindikten sonra her şey daha da kolaylaştı. Ama otelin olduğu durakta indiğimde asıl panik başladı. Sağa döndüm olmadı, sola döndüm olmadı, tekrar aynı yere çıktım. Bir süre istasyonun önünde dönüp durduktan sonra interneti açıp navigasyon kullanmak zorunda kaldım. Belki hava kararmamış olsa daha cesur hissedebilirdim ama o an tek başıma olduğumu fazlasıyla hissettim.
Sonunda otele ulaştığımda ise üzerimden büyük bir yük kalktı.
Otel küçücük ama sıcacık bir yerdi. Tertemizdi, yeni olduğu belliydi ve en sevdiğim detaylardan biri gri-sarı tonlarında döşenmiş olmasıydı. Odaya yerleşip günün yorgunluğu üzerime çökünce erkenden uyumaya karar verdim. Çünkü önümde keşfedilecek koskoca bir şehir vardı.
Bir de küçük bir farkındalık yaşadım:
Ben aslında İngilizce anlaşabiliyormuşum 🙂
İkinci Gün — Şehrin İçine Karışmak
Sabah erkenden uyandım. Çünkü keşfedilecek çok fazla yer vardı ve hepsine yetişmek istiyordum.
Kahvaltı kısmı çok iç açıcı değildi açıkçası. Güzel kahvaltının gerçekten bizim kültürümüze ait olduğunu bir kez daha anladım 🙂 Karnımı doyuracak kadar bir şeyler yiyip yola çıktım.
Rotamı belirleyip göl kenarından merkeze doğru yürümeye başladım. Hava -2 dereceydi ama insanlar koşmaya, spor yapmaya devam ediyordu. Bu beni gerçekten şaşırttı. Soğuk onlar için hayatı durduran bir şey değildi.
İlk durağım Rathaus, yani Hamburg Belediye Binasıydı. O ihtişamlı yapı tek başına zaten büyüleyiciydi ama önündeki Noel pazarıyla birlikte tam bir film sahnesine dönüşüyordu. Henüz tam hareketlenmemişti ama yine de Netflix noel filmlerinin içindeymişim gibi hissettirdi bana 🙂
Sabah erken saatlerde kimse yokken çektiğim fotoğraflar da gezinin en sevdiğim kareleri oldu.
Sonrasında Nikolaikirche’ye gittim. II. Dünya Savaşı sırasında bombalanan bu kilise restore edilerek korunmuş. Şehrin tarihini hissettiren yerlerden biriydi.
Daha sonra sokaklarda plansızca dolaşarak yeniden merkeze döndüm ve öğleden sonra bana eşlik edecek partnerimle buluştum. Bir kahve molasının ardından birlikte uzun bir yürüyüşe başladık.
Nikolaifleet, Speicherstadt, köprüler, ara sokaklar…
Speicherstadt özellikle beni çok etkiledi. Upuzun sıralanan kahverengi binalar, kanallar ve köprülerle birlikte gerçekten “başka bir ülkede olduğumu” hissettiren ilk yerlerden biri oldu.
Tabii yanımda fotoğrafımı çekecek biri olunca bunu sonuna kadar değerlendirmiş olabilirim 🙂
Akşam olduğunda Noel pazarları inanılmaz kalabalıklaşmıştı. İğne atsan yere düşmeyecek gibiydi. Sonunda Jungfernstieg tarafında daha sakin bir pazarda balıklı sandviç yiyip sıcak bir şeyler içerek günü tamamladık.
Otele döndüğümde telefonum yaklaşık 25 bin adım gösteriyordu.
Ve ilk kez gerçekten şunu hissettim:
Ben burada tek başımaydım ama yalnız hissetmiyordum.


Üçüncü Gün — Soğuk, Liman ve Uzun Yürüyüşler
Bugün tamamen tek başımaydım.
Partnerim bana detaylı rotalar hazırlamıştı. Hatta ekran görüntüleriyle birlikte anlatmıştı. Gerçekten çok ince bir düşünceydi.
İlk durağım gençlerin yoğun olduğu Sternschanze bölgesiydi. Yine internet kullanmadan dolaşmaya çalışıyordum. İstasyonlardaki ücretsiz wifi sayesinde yönümü bulup yürümeye devam ettim.
Kahvaltı için küçük bir kafeye oturup waffle söyledim. Ama gelen şey resmen üç kişilikti 🙂 Meyvelerden hamuru görünmüyordu.
Sonrasında Elbe Tüneli’ne doğru yürümeye başladım. Aslında tren önerilmişti ama yürürken hızımı alamamışım. Limana yaklaşınca devam etmeye karar verdim.
Elbe Tüneli dünyanın en uzun su altı tünellerinden biriymiş. Asansörle aşağı inerken kısa bir panik yaşadım. “Ya burada mahsur kalırsam?” düşüncesi birkaç saniyeliğine aklıma geldi 🙂 Ama yine de geri dönmedim.
Tünelin içindeki o sert soğuk hâlâ aklımda.
Karşı tarafa geçtiğimde manzara tüm yorgunluğa değdi. O an fark ettim ki internetsiz gezmenin güzel bir tarafı da var. Sürekli telefonla ilgilenmek yerine gerçekten bulunduğun yeri hissediyorsun.
Dönüşte limanda dolaşıp St. Michael Kilisesi’ne doğru yürüdüm. Sonrasında alışveriş yapmak için Jungfernstieg tarafına geçtim. Dönüşte herkese Alman çikolatası götürmeye kararlıydım 🙂
Akşam olduğunda artık Hamburg’da hamburger yemeden dönülmez denilerek önerilen Peter Pane’e gitmeye karar verdim.
Burası klasik bir fast food zinciri gibi değildi. Oldukça şık, sıcak ve keyifli bir ortama sahipti. Güzel bir akşam yemeğinden sonra sessizleşmiş sokaklardan yürüyerek otele döndüm.
Hamburg’da beni en şaşırtan şeylerden biri buydu:
Hayat gerçekten erken bitiyordu.
Dördüncü Gün — Minyatür Şehirler ve Vedalaşma Hissi
Bugünü özellikle hava kötü olursa giderim diye sakladığım Miniature Wonderland için ayırmıştım.
Müzenin girişinde 20€ yazısını görünce beynim otomatik olarak Türk lirasına çeviri yaptı tabii 🙂
“Bu müze gerçekten eder mi?” diye düşündüm.
Ama şimdi dönüp baktığımda iyi ki girmişim diyorum.
İçerideki detaylar inanılmazdı. Avrupa şehirleri, trenler, insanlar, ışıklar… Her şey o kadar ince düşünülmüştü ki saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım.
Yaşlı insanlar, turistler, balıkçılar, yürüyen insanlar… Hepsi küçücük ama gerçek gibiydi.
Bazı anlarda ışıklar kararıyor ve şehirlerin gece hâli ortaya çıkıyordu. İşte o an gerçekten büyülendim.
Müzeden çıktıktan sonra burada yaşarken bana destek olan partnerimle son kez buluştuk. Altona tarafına gittik. Nehir kenarında sakin, huzurlu bir bölgeydi. Yazın çok daha hareketli oluyormuş ama ben o dingin hâlini de çok sevdim.
Sıcacık bir şeyler içerken bir yandan da içimde garip bir his vardı.
Sanki gitmeye hazır değildim.
Son Gün — Eve Dönerken
Son gün biraz daha geç uyandım. Artık önümde sadece kahvaltı yapıp havaalanına gitmek vardı.
Önceden gözüme kestirdiğim bir kafede kahve ve sandviç eşliğinde son kahvaltımı yaptım. Ve Hamburg bana son sürprizini yaptı: Kar yağmaya başladı. Hem Hamburg’u karlı görmüş oldum hem de yılın ilk karını 🙂
Artık tren sistemine alıştığım için havaalanına ulaşmak hiç zor olmadı. Ama havaalanı oldukça kalabalıktı. Check-in, pasaport kontrolü ve güvenlik aşamaları uzun sürdü.
Orada bir şeyi daha fark ettim: Kurallar konusunda inanılmaz titizlerdi.
Su şişemi çantamda unuttuğum için çöpe atmak zorunda kaldım ama kimse kaba davranmadı. Sadece kurallar neyse onu uyguladılar. Uzun bekleyişler, rötarlar ve yolculuğun ardından yaklaşık 9-10 saat sonra eve ulaştım.
Ve şimdi dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Hamburg sadece gezdiğim bir şehir olmadı.
Benim için biraz korkunun, biraz cesaretin, biraz yalnızlığın ve çokça özgürlüğün şehri oldu.
Belki de bu yüzden bende ayrı bir yeri var.
Bir sonraki yolculuğa kadar hoşçakal Hamburg ✨