Kitap okumayı çok seven biri olarak bu yaşıma kadar okuduğum kitapların sayısını kendim bile tahmin edemem. Edebi yönü çok ağır olan kitapları okuyamasam da benim için kitap kurdu demek haksızlık olmaz sanki 🙂 Kitap okumadan geçirdiğim gün bir eksiklik hissettiğim gerçeğini inkâr edemem. Bir gün hayatımda çok büyük yeri olan sevdiğim bir kişiden duyduğum bir cümle farklı amaçlara yönelmeme sebep oldu. “Hiç yazmayı düşündün mü? Bu kadar çok kitap okuyan ve kitap okumayı seven biri bence çok güzel yazılar da yazar.” O cümleyi duyduğumdan beri aklımın bir köşesinde hep yazmak vardı. Yazmayı çok arzularken yazacak bir hikâye oluşturamamak beni oldukça üzen bir durumdu. Bu düşünce yerleştikten sonra okuduğum her kitaptan esinlenmeye, kendi hikâyemi oluşturmaya çalıştım. Roman yazmak istiyordum. Evet, kararlıydım roman yazmak istiyordum.
Hep istediğim bu dileği gerçekleştirebilecek yaratıcı bir kurgum yoktu ne yazık ki :(. Hem yaratıcı hem farklı hem akıcı bir hikâye olsun istiyordum. Bu isteğimle biraz fazla yüksekten uçuyordum. Galiba bu durumu cin olmadan adam çarpmak deyimiyle açıklayabiliriz. Acaba o hayranı olduğum, kitaplarını bir solukta okuduğum yazarlar nasıl başlamışlardı? Nasıl başarmışlardı? Zaman geçtikçe yavaş yavaşta olsa bunun bir anda olmayacağı gerçeğini kabul etmeye başladım sanki. Tamam, tamam kabul etmiştim artık. 🙂 Bir anda ilk hikâyemin çok yaratıcı olmayacağını. Ama yine de “Yazmak” hayalimden vazgeçmek istemiyordum. “Okumak” nasıl bir tutkuysa bence “Yazmak” da öyle bir tutkuydu. Bu tutkuyla daha tanışmadan bu kadar istiyor olmak bile düşündükçe içimi kıpır kıpır ediyordu.
İçime sinen bir hikâye bulup kurgu oluşturana kadar okumaya devam etmeye karar verdim. Hiçbir şeyden vazgeçmemiş sadece şartların olgunlaşmasını beklemeye karar vermiştim. Ta ki sosyal medya turların da yazarlıkla ilgili bir sayfa görene kadar.
O gün, o sosyal medya hesabını takip etmeye başladım. İlk takibe aldığım sırada o sayfanın gönderilerinde ne kadar zaman geçirdiğimin farkında değilim. O zamana bıraktığım arzu, istek, tutku siz adına ne demek isterseniz işte tekrar alevlenmeye içimi kıpır kıpır etmeye başladı. Her gün merakla sayfanın gönderilerini, hikâyelerini takip etmeye ve üzerlerinde düşünmeye başladım. Verilen her öneriyi, tavsiyeyi aklımın bir köşesine not ediyor ve nasıl uygulayabileceğim hakkında düşünüyordum.
İşte bugün paylaşılan o gönderide yazan “Duygularına sahip çık, hikayeni başlat.” cümlesi fitili ateşledi 🙂 Altında yazan açıklama yalnız olmadığım hissini uyandırırken bu satırları yazmama sebep oldu. Nerden ve nasıl başlayacağımı bilmezken elime kalemi almam bu cümlelerin dökülmesine yetti. Yazmaya başlamak için kurgu veya hikayeye gerek olmadığını sadece bir cümlenin bile yetebileceğini gördüm.
Bundan sonrası nasıl, nerede ve ne zaman gelir hiç bilmiyorum. O ilk cümlenin yazılmış olması, o ilk adımın atılmış olması insanın kendine inanmasını sağlıyor. En azından benim için öyle oldu. Bir şeyi gerçekten istersen doğru zamanda elbet seni buluyormuş. Hayallerinizden vazgeçmeyin, elinizden geleni yaptıktan sonra akışa, zamana bırakın çünkü elbet su akar yolunu bulur. En yakın zamanda yeni bir sayfada yeni bir cümleyle buluşmak dileğiyle….
Gizem’in içine bir sıkıntı çökmüştü. Yüreği yanıyordu; mecaz anlamda değil, gerçekten. Acıyı fiziksel olarak hissedebiliyordu. Boğazı düğüm düğümdü, sanki içinden alevler yükseliyordu. Göğüs kafesine ağır bir şey oturmuş gibiydi; nefes almakta zorlanıyordu. Gözyaşları istemsizce süzülüyor, pıtır pıtır kucağına düşüyordu. Tam o sırada, yoldan geçen orta yaşlı bir kadın ona doğru bir mendil uzattı. Gizem, “Bazen yoldan geçen yabancılar bile hayatımızdaki en önemli insanlardan daha çok önemsiyor bizi,” diye düşündü. Mendili alırken kadının gözlerine baktı. O kısa anda ikisi de birbirine çok şey anlattı. İki farklı kadın, tek bir acı. Aşk acısı… Hayal kırıklığı, umutsuzluk ve koskoca bir boşluk. Kadın bir süre yanında kaldı. Yardımcı olabileceği bir şey olup olmadığını sordu. Ama yoktu. Yaklaşık bir saat önce çok sevdiği adamdan ayrılmış, kurduğu tüm hayalleri ve biriktirdiği tüm anıları geride bırakmıştı.
Kadın, Gizem’in omzunu hafifçe sıvazladı. “Zaman en iyi ilaçtır,” dedi.
Sonra onu yeniden yalnızlığıyla baş başa bırakıp uzaklaştı. Gizem, ne yapacağını bilmeden beton bir bahçe duvarında oturuyordu. Şimdi ne olacaktı? Onsuzluğa nasıl alışacaktı? O yanında olmayınca kendini amaçsız, bomboş hissediyordu. Bir an silkelendi. Sonuçta dünyanın sonu değildi. Elbette geçecekti. Elbette alışacaktı. Hem… gitmiş olsa da onu sevdiğini biliyordu. Belki zamanla düşünceleri değişirdi. Belki geri dönerdi. Bu düşünceyle birlikte yeniden umutlandığını fark etti ve kendine kızdı.
“Seven insan gider mi?” diye düşündü. “Seven insan bırakır mı?” “Boşuna kendini kandırma, Gizem,” dedi kendi kendine.
Açık havada yürümek iyi gelir diye düşündü ve ayağa kalktı. Ağlamak biraz olsun hafifletmişti içini. Eve gitmeden önce sakinleşmesi, yüzünü toparlaması gerekiyordu. Saatlerce yürüdü. Eve döndüğünde tek istediği şey duş alıp uyumaktı. Kimseyle konuşmak istemiyordu. İçindeki boşluk gittikçe büyüyordu.
Yatağa uzandığında gözyaşları yeniden akmaya başladı. Bir süre sonra yorgunluktan uyuyakaldı. Sabah alarm çalmadan gözlerini açtı. Bir süre tavana boş boş baktıktan sonra işe hazırlanmak için kalktı. Banyoya giderken aynadaki yansımasını gördü. Berbattı. İyi ki makyaj diye bir şey vardı. Gözlerindeki şişlik dışında bütün duygularını kapatabiliyordu. Kalbindeki yarayı gizlemek için de yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirecekti gerektiğinde. İşe giderken müzik dinlemeye bayılırdı. Ama o gün ilk şarkının yarısına bile gelememişti. Devam etseydi, makyajla kapattığı her şey yeniden ortaya çıkacaktı.
Gizem bu konuyla konuşmaya hazır değildi. Önce kendisinin kabullenmesi gerekiyordu. Bu yüzden normal davranmaya çalıştı. İnsanların soru sormasını engellemenin en iyi yolu buydu. Gün sonunda bunu başarmıştı. Biraz daha dayanırsa odasına kapanıp istediği kadar ağlayabilecekti.
Akşam yemeğinde ailesi bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Küçük kardeşi bile. “İşte çok yoruldum,” dedi. “Biraz uykusuzum.” Sonra odasına geçti. İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Düşünmemek için bir film açtı ama on dakika bile dayanamadı. Kitap okumayı denedi; odaklanamadı. En sonunda kulaklığını takıp kendini hüzünlü şarkılara bıraktı. Ağlaması uzun sürmedi. Bir süre sonra hıçkırarak ağlıyordu. Kimse duymasın diye yüzünü yastığa gömdü. Hıçkırıkları yavaş yavaş dinerken gözleri ağırlaştı. Sonunda uyuyabilmişti.
Yaklaşık on gün boyunca aynı döngünün içinde yaşadı. Ağlıyor, susuyor, düşünüyordu. Artık bu yükün altında tek başına ezildiğini hissediyordu. Birilerine anlatmaya ihtiyacı vardı.
Hafta sonu arkadaşlarıyla kahvaltı planı yaptı. Gitmeden önce duş aldı, hafif bir makyaj yaptı. Aslında anlatırken ağlayacağını ve makyajının akacağını biliyordu. Ama arkadaşlarını korkutmak istemiyordu. Mekana vardığında arkadaşları çoktan gelmişti. Gizem onları görür görmez ağlamaya başladı. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorlardı ama tahmin ediyorlardı. Tek tek sarıldılar ona. Önce ağlamasının dinmesini beklediler. Sakinleştiğinde olanları anlattı. Anlattıkça hafifliyordu sanki. Arkadaşları onun son zamanlarda aslında çok da mutlu olmadığını fark etmişlerdi. Bu yüzden ayrılık haberine çok şaşırmadılar. “Zamanla geçecek.” “Belki de böylesi daha hayırlı.” “Dünyanın sonu değil.” Sürekli aynı şeyleri söylüyorlardı. Gizem de mantığıyla düşündüğünde bunların doğru olduğunu biliyordu. Ama duyguları mantığına izin vermiyordu. Bazen içinde büyük bir öfke hissediyordu. Onun mutsuz olmasını, kendisini hiç unutamamasını istiyordu. Sonra yüzü gözünün önüne gelince kıyamıyordu. Sanki gerçekten yanındaymış gibi dokunmak, sarılmak, sevgisini hissettirmek istiyordu. Arkadaşlarının onun için ne kadar üzüldüğünün farkındaydı. Bu yüzden onların yanında daha iyi görünmeye çalıştı. Kahvaltı diye başladıkları gün akşamüstüne kadar sürdü. Mekândan çıkarken Gizem’in havası biraz olsun değişmişti. Arkadaşları da bunu başarabildikleri için mutluydu.
Haftalar geçtikçe hayatın akışına biraz daha karışabiliyordu. Kitap okuyor, film izliyor, kardeşiyle oyun oynuyordu. Ama acısı eksilmiyordu. Boğazındaki o düğüm hâlâ yerindeydi. İş arkadaşları da sonunda bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. “Neden artık seni almaya gelmiyor?” “Şehir dışında mı?” “Aranız mı bozuk?” Gizem hepsine tek bir kelimeyle cevap verdi: “Ayrıldık.” Bir sessizlik oldu. Herkes şaşkındı. Çünkü üç yıl boyunca Gizem ilişkisini hep kendi içinde yaşamıştı. Sorunlarını anlatmamıştı. İş arkadaşları güzel haberler beklerken ayrılık haberi almıştı. Gizem’in gözleri yine doldu. Bu konuda hâlâ kendini tutamıyordu. Zaman geçiyordu ama acısı geçmiyordu sanki. Hayatına devam ediyordu ama her şeyi bir görev gibi yapıyordu. Bazen kendini suçluyor, “Benim yüzümden,” diyerek ağlama krizlerine giriyordu. Bazen onu suçluyordu. Ona o kadar güvenmişti ki… “Bana bunları yaşatan o olamaz,” diyordu. Bazen de sevgisinden hâlâ emin oluyor, hayat şartlarının onları bu noktaya getirdiğini düşünüp kabullenmeye çalışıyordu. Düşünceleri o kadar hızlı değişiyordu ki kendisi bile yetişemiyordu. Ve bu düşüncelerin bedelini uykusuz gecelerle ödüyordu. Çok düşündüğü için çok rüya görüyordu. Rüyalarının hepsi onunlaydı. Bazen geri döndüğünü görüyordu. Bazen de asla dönmeyeceğini. Güzel bir rüyadan tebessümle uyanıp birkaç saniye sonra ağlıyordu. Kötü rüyalardan ise çoğu zaman gözyaşlarıyla uyanıyordu. Hisleri o kadar yoğundu ki rüyalarında bile ağlıyordu. Özledikçe duygusallaşıyor, aramıyor oluşuna öfkeleniyordu. Ama tüm bu öfkeye rağmen şimdi karşısına çıksa bir saniye bile düşünmeden boynuna sarılırdı. “Kaç kez yenilir bir kadın bir adama?” diye düşündü. Sonra kendi kendine cevap verdi: “Çok kez yenildim. Çok kez yine yenilirim. Hiç akıllanmam.”
Neredeyse beş ay olmuştu. Hâlâ ondan tek bir haber bile yoktu. Zaman garipti. Yaşarken geçmiyor sanıyordun ama dönüp bakınca nasıl da akıp gitmiş oluyordu. Geçen zamana rağmen Gizem hâlâ aynı yerdeydi. Ama artık bir şeyin farkındaydı: Kabullenmenin zamanı gelmişti. Kabullenmek, sevmemek demek değildi. Yatağından kalktı. Dolabın önüne geçti. Sarı tişörtünü aldı. Çünkü sarı ona hep iyi hissettirirdi. Kot pantolonunu giyip kendini sokağa attı. Nereye gideceğini aslında daha yataktan kalkarken biliyordu. Bir kitabevine girdi. Rafların arasında dolaştı, kitapları inceledi. Bir kitabın arka kapak yazısı onu derinden etkiledi. Hemen satın alıp orada okumaya başladı. Kendinden bir şeyler arıyordu satırların içinde. Belki bu kitap ona yol gösterirdi. Sayfaları çevirdikçe bir cümlede takılı kaldı:
“Parmakları gezmişti saçlarımda ve ona ait tek bir iz bile kalmamalıydı. O çok sevdiği uzun saçlarımı kısacık kestirdim. Saçlarımın tutamları önüme düşerken gözyaşlarım da kucağıma düşüyordu…”
Kahvesi bitmişti. Gideceği yeri artık biliyordu. Hiç düşünmeden kuaföre yürüdü. Çünkü düşünürse vazgeçeceğini biliyordu. Onun sevdiği bir şeye kıyamayacağını… Ama o, Gizem’e kıymıştı. Bunu artık çok net görebiliyordu. Kısa süre sonra aynanın karşısında, kuaför koltuğunda oturuyordu. Saçları kesilirken kitaptaki kadın gibi hissetmedi. Ağlamadı. Sadece gözlerini kapattı ve düşünmemeye çalıştı. Her makas darbesinde yeni kararlar aldı. Kuaförden çıktığında kendini hafiflemiş hissediyordu. Sanki biraz önce omuzlarından görünmeyen bir yük kalkmıştı. Artık ne geçmişe takılı kalacaktı ne de yarına tutunacaktı.Sadece anı yaşayacaktı.
Umut ederek kendine eziyet etmeyi de, geçmişi düşünüp “keşke”ler üretmeyi de geride bırakacaktı.
Ve geçmişte yaşamayı, umut ederek acı çekmeyi; kesilen saçlarıyla birlikte orada bırakıp uzaklaştı.
Noel Pazarları, Uzun Yürüyüşler ve İlk Yalnız Yurt Dışı Deneyimim
Bu seyahati aslında çok yakın bir arkadaşımla planlamıştık. Aylar öncesinden hayalini kurmuş, birlikte gideceğimize gerçekten inanmıştık. Ama hayat bazen planladığımız gibi ilerlemiyor. Onun vizesi çıkmadı, benim seyahat tarihim yaklaştı ve sonunda kendimi hiç hesapta olmayan bir kararın içinde buldum: Hamburg’a tek başıma gitmek.
Uzun süre gitmemeyi düşündüm. Hatta vazgeçmeye oldukça yakındım. Ama arkadaşımın tüm içtenliğiyle söylediği “Git, mutlaka gör.” cümlesi beni cesaretlendirdi. Şimdi dönüp baktığımda iyi ki dinlemişim diyorum.
Aslında bu benim ilk yalnız seyahatim değildi. Ama ilk kez gerçekten bilinmeyen bir yere, tamamen tek başıma gidiyordum. Daha önce hep bildiğim şehirler vardı ya da yolun sonunda beni bekleyen biri olurdu. Bu kez durum farklıydı. Almanca bilmiyordum, şehri tanımıyordum ve havaalanına giderken içimde aynı anda hem büyük bir heyecan hem de ciddi bir tedirginlik vardı.
Valiz hazırlarken bile bunu hissettim. Bir yanım “Gitmelisin.” derken diğer yanım sürekli “Ya yapamazsam?” diyordu. Havaalanında arkadaşlarım yanımdan ayrıldıktan sonra yalnız olduğumu ilk kez gerçekten hissettim. Ama o korkunun yanında başka bir duygu daha vardı: özgürlük hissi.
Sanırım beni yola çıkaran şey tam olarak buydu.
İlk Gün — Hamburg’a Varış ve İlk Cesaret Testi
Her şey aslında beklediğimden daha kolay ilerledi. Uçaktan indikten sonra pasaport kontrolü, tren istasyonunu bulmak, bilet almak… Hepsi gözümde büyüttüğüm kadar karmaşık değildi. Üstelik uçaktan birlikte indiğim Türkler bana yardımcı olmak konusunda inanılmaz istekliydi. Pasaport kontrolünde bir sorun yaşarım diye neredeyse beni yalnız bırakmadılar 🙂
Tren bileti alma kısmı ise ayrı bir maceraydı. Gişe yoktu, herkes işlemlerini cihazlardan yapıyordu. Ben ne yapacağımı anlamaya çalışırken yanımda aynı şekilde ekrana bakan biriyle göz göze geldik. Önce birbirimize baktık, sonra tekrar ekrana döndük. Birkaç saniye sonra aynı anda: “Türk müsünüz?” dedik 🙂
Nasıl oluyor bilmiyorum ama dünyanın herhangi bir yerinde birbirimizi anlıyoruz gerçekten.
Trene bindikten sonra her şey daha da kolaylaştı. Ama otelin olduğu durakta indiğimde asıl panik başladı. Sağa döndüm olmadı, sola döndüm olmadı, tekrar aynı yere çıktım. Bir süre istasyonun önünde dönüp durduktan sonra interneti açıp navigasyon kullanmak zorunda kaldım. Belki hava kararmamış olsa daha cesur hissedebilirdim ama o an tek başıma olduğumu fazlasıyla hissettim.
Sonunda otele ulaştığımda ise üzerimden büyük bir yük kalktı.
Otel küçücük ama sıcacık bir yerdi. Tertemizdi, yeni olduğu belliydi ve en sevdiğim detaylardan biri gri-sarı tonlarında döşenmiş olmasıydı. Odaya yerleşip günün yorgunluğu üzerime çökünce erkenden uyumaya karar verdim. Çünkü önümde keşfedilecek koskoca bir şehir vardı.
Bir de küçük bir farkındalık yaşadım: Ben aslında İngilizce anlaşabiliyormuşum 🙂
İkinci Gün — Şehrin İçine Karışmak
Sabah erkenden uyandım. Çünkü keşfedilecek çok fazla yer vardı ve hepsine yetişmek istiyordum.
Kahvaltı kısmı çok iç açıcı değildi açıkçası. Güzel kahvaltının gerçekten bizim kültürümüze ait olduğunu bir kez daha anladım 🙂 Karnımı doyuracak kadar bir şeyler yiyip yola çıktım.
Rotamı belirleyip göl kenarından merkeze doğru yürümeye başladım. Hava -2 dereceydi ama insanlar koşmaya, spor yapmaya devam ediyordu. Bu beni gerçekten şaşırttı. Soğuk onlar için hayatı durduran bir şey değildi.
İlk durağım Rathaus, yani Hamburg Belediye Binasıydı. O ihtişamlı yapı tek başına zaten büyüleyiciydi ama önündeki Noel pazarıyla birlikte tam bir film sahnesine dönüşüyordu. Henüz tam hareketlenmemişti ama yine de Netflix noel filmlerinin içindeymişim gibi hissettirdi bana 🙂
Sabah erken saatlerde kimse yokken çektiğim fotoğraflar da gezinin en sevdiğim kareleri oldu.
Sonrasında Nikolaikirche’ye gittim. II. Dünya Savaşı sırasında bombalanan bu kilise restore edilerek korunmuş. Şehrin tarihini hissettiren yerlerden biriydi.
Daha sonra sokaklarda plansızca dolaşarak yeniden merkeze döndüm ve öğleden sonra bana eşlik edecek partnerimle buluştum. Bir kahve molasının ardından birlikte uzun bir yürüyüşe başladık.
Nikolaifleet, Speicherstadt, köprüler, ara sokaklar…
Speicherstadt özellikle beni çok etkiledi. Upuzun sıralanan kahverengi binalar, kanallar ve köprülerle birlikte gerçekten “başka bir ülkede olduğumu” hissettiren ilk yerlerden biri oldu.
Tabii yanımda fotoğrafımı çekecek biri olunca bunu sonuna kadar değerlendirmiş olabilirim 🙂
Akşam olduğunda Noel pazarları inanılmaz kalabalıklaşmıştı. İğne atsan yere düşmeyecek gibiydi. Sonunda Jungfernstieg tarafında daha sakin bir pazarda balıklı sandviç yiyip sıcak bir şeyler içerek günü tamamladık.
Otele döndüğümde telefonum yaklaşık 25 bin adım gösteriyordu.
Ve ilk kez gerçekten şunu hissettim: Ben burada tek başımaydım ama yalnız hissetmiyordum.
Üçüncü Gün — Soğuk, Liman ve Uzun Yürüyüşler
Bugün tamamen tek başımaydım.
Partnerim bana detaylı rotalar hazırlamıştı. Hatta ekran görüntüleriyle birlikte anlatmıştı. Gerçekten çok ince bir düşünceydi.
İlk durağım gençlerin yoğun olduğu Sternschanze bölgesiydi. Yine internet kullanmadan dolaşmaya çalışıyordum. İstasyonlardaki ücretsiz wifi sayesinde yönümü bulup yürümeye devam ettim.
Kahvaltı için küçük bir kafeye oturup waffle söyledim. Ama gelen şey resmen üç kişilikti 🙂 Meyvelerden hamuru görünmüyordu.
Sonrasında Elbe Tüneli’ne doğru yürümeye başladım. Aslında tren önerilmişti ama yürürken hızımı alamamışım. Limana yaklaşınca devam etmeye karar verdim.
Elbe Tüneli dünyanın en uzun su altı tünellerinden biriymiş. Asansörle aşağı inerken kısa bir panik yaşadım. “Ya burada mahsur kalırsam?” düşüncesi birkaç saniyeliğine aklıma geldi 🙂 Ama yine de geri dönmedim.
Tünelin içindeki o sert soğuk hâlâ aklımda.
Karşı tarafa geçtiğimde manzara tüm yorgunluğa değdi. O an fark ettim ki internetsiz gezmenin güzel bir tarafı da var. Sürekli telefonla ilgilenmek yerine gerçekten bulunduğun yeri hissediyorsun.
Dönüşte limanda dolaşıp St. Michael Kilisesi’ne doğru yürüdüm. Sonrasında alışveriş yapmak için Jungfernstieg tarafına geçtim. Dönüşte herkese Alman çikolatası götürmeye kararlıydım 🙂
Akşam olduğunda artık Hamburg’da hamburger yemeden dönülmez denilerek önerilen Peter Pane’e gitmeye karar verdim.
Burası klasik bir fast food zinciri gibi değildi. Oldukça şık, sıcak ve keyifli bir ortama sahipti. Güzel bir akşam yemeğinden sonra sessizleşmiş sokaklardan yürüyerek otele döndüm.
Hamburg’da beni en şaşırtan şeylerden biri buydu: Hayat gerçekten erken bitiyordu.
Dördüncü Gün — Minyatür Şehirler ve Vedalaşma Hissi
Bugünü özellikle hava kötü olursa giderim diye sakladığım Miniature Wonderland için ayırmıştım.
Müzenin girişinde 20€ yazısını görünce beynim otomatik olarak Türk lirasına çeviri yaptı tabii 🙂 “Bu müze gerçekten eder mi?” diye düşündüm.
Ama şimdi dönüp baktığımda iyi ki girmişim diyorum.
İçerideki detaylar inanılmazdı. Avrupa şehirleri, trenler, insanlar, ışıklar… Her şey o kadar ince düşünülmüştü ki saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım.
Yaşlı insanlar, turistler, balıkçılar, yürüyen insanlar… Hepsi küçücük ama gerçek gibiydi.
Bazı anlarda ışıklar kararıyor ve şehirlerin gece hâli ortaya çıkıyordu. İşte o an gerçekten büyülendim.
Müzeden çıktıktan sonra burada yaşarken bana destek olan partnerimle son kez buluştuk. Altona tarafına gittik. Nehir kenarında sakin, huzurlu bir bölgeydi. Yazın çok daha hareketli oluyormuş ama ben o dingin hâlini de çok sevdim.
Sıcacık bir şeyler içerken bir yandan da içimde garip bir his vardı.
Sanki gitmeye hazır değildim.
Son Gün — Eve Dönerken
Son gün biraz daha geç uyandım. Artık önümde sadece kahvaltı yapıp havaalanına gitmek vardı.
Önceden gözüme kestirdiğim bir kafede kahve ve sandviç eşliğinde son kahvaltımı yaptım. Ve Hamburg bana son sürprizini yaptı: Kar yağmaya başladı. Hem Hamburg’u karlı görmüş oldum hem de yılın ilk karını 🙂
Artık tren sistemine alıştığım için havaalanına ulaşmak hiç zor olmadı. Ama havaalanı oldukça kalabalıktı. Check-in, pasaport kontrolü ve güvenlik aşamaları uzun sürdü.
Orada bir şeyi daha fark ettim: Kurallar konusunda inanılmaz titizlerdi.
Su şişemi çantamda unuttuğum için çöpe atmak zorunda kaldım ama kimse kaba davranmadı. Sadece kurallar neyse onu uyguladılar. Uzun bekleyişler, rötarlar ve yolculuğun ardından yaklaşık 9-10 saat sonra eve ulaştım.
Ve şimdi dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Hamburg sadece gezdiğim bir şehir olmadı.
Benim için biraz korkunun, biraz cesaretin, biraz yalnızlığın ve çokça özgürlüğün şehri oldu.
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı… ve kesinlikle doğru bir seçim olmuş. Dilini, kurgusunu ve akışını çok beğendim. Detayların birbirine bağlanış biçimi, hislerin derinliği ve “kitap içinde kitap” katmanları fazlasıyla etkileyiciydi.
Güçlü bir kadın karakter üzerinden ilerleyen bir içsel yolculuk romanı. Yalnızlığını seven, kimseyle bağ kurmak istemeyen — belki de bağ kurmaktan korkan — sevilmediğini ve anlaşılmadığını düşünen bir ana karakter… Kitabın sonunda ise net bir sonuçtan ziyade duygusal bir yüzleşme ve arınma ihtimaliyle baş başa bırakılıyoruz. Yazar kesin bir cevap vermiyor; adeta “seçim yaparsan belki” diyor. Çünkü pişmanlık pasif bir duygu, ama düzeltme isteği aktif bir cesaret.
Kitabı bitirdiğimde kendimi bir sorgunun içinde buldum. Söylenmemiş sözler, cesaret edilememiş adımlar, ertelenmiş seçimler… Hepsi bir bir gözümün önünden geçti. Zaten kitabın teması da tam olarak bu: İçimizde kalanlar.
Okurken düşündüren, düşündürürken de derinlemesine sorgulatan bir hikâyeydi benim için. Bir psikoloğun tanımı çok hoşuma gitmişti: “Söylenmemiş sözleri olanlar için okunması gereken bir Nermin Yıldırım romanı.”
Gerçekten de… Söylenmemiş sözleri olanlara özellikle tavsiye ederim.