Gizem’in içine bir sıkıntı çökmüştü. Yüreği yanıyordu; mecaz anlamda değil, gerçekten. Acıyı fiziksel olarak hissedebiliyordu. Boğazı düğüm düğümdü, sanki içinden alevler yükseliyordu. Göğüs kafesine ağır bir şey oturmuş gibiydi; nefes almakta zorlanıyordu. Gözyaşları istemsizce süzülüyor, pıtır pıtır kucağına düşüyordu. Tam o sırada, yoldan geçen orta yaşlı bir kadın ona doğru bir mendil uzattı. Gizem, “Bazen yoldan geçen yabancılar bile hayatımızdaki en önemli insanlardan daha çok önemsiyor bizi,” diye düşündü. Mendili alırken kadının gözlerine baktı. O kısa anda ikisi de birbirine çok şey anlattı. İki farklı kadın, tek bir acı. Aşk acısı… Hayal kırıklığı, umutsuzluk ve koskoca bir boşluk. Kadın bir süre yanında kaldı. Yardımcı olabileceği bir şey olup olmadığını sordu. Ama yoktu. Yaklaşık bir saat önce çok sevdiği adamdan ayrılmış, kurduğu tüm hayalleri ve biriktirdiği tüm anıları geride bırakmıştı.
Kadın, Gizem’in omzunu hafifçe sıvazladı.
“Zaman en iyi ilaçtır,”
dedi.
Sonra onu yeniden yalnızlığıyla baş başa bırakıp uzaklaştı. Gizem, ne yapacağını bilmeden beton bir bahçe duvarında oturuyordu. Şimdi ne olacaktı? Onsuzluğa nasıl alışacaktı? O yanında olmayınca kendini amaçsız, bomboş hissediyordu. Bir an silkelendi. Sonuçta dünyanın sonu değildi. Elbette geçecekti. Elbette alışacaktı. Hem… gitmiş olsa da onu sevdiğini biliyordu. Belki zamanla düşünceleri değişirdi. Belki geri dönerdi. Bu düşünceyle birlikte yeniden umutlandığını fark etti ve kendine kızdı.
“Seven insan gider mi?” diye düşündü. “Seven insan bırakır mı?” “Boşuna kendini kandırma, Gizem,” dedi kendi kendine.
Açık havada yürümek iyi gelir diye düşündü ve ayağa kalktı. Ağlamak biraz olsun hafifletmişti içini. Eve gitmeden önce sakinleşmesi, yüzünü toparlaması gerekiyordu. Saatlerce yürüdü. Eve döndüğünde tek istediği şey duş alıp uyumaktı. Kimseyle konuşmak istemiyordu. İçindeki boşluk gittikçe büyüyordu.
Yatağa uzandığında gözyaşları yeniden akmaya başladı. Bir süre sonra yorgunluktan uyuyakaldı. Sabah alarm çalmadan gözlerini açtı. Bir süre tavana boş boş baktıktan sonra işe hazırlanmak için kalktı. Banyoya giderken aynadaki yansımasını gördü. Berbattı. İyi ki makyaj diye bir şey vardı. Gözlerindeki şişlik dışında bütün duygularını kapatabiliyordu. Kalbindeki yarayı gizlemek için de yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirecekti gerektiğinde. İşe giderken müzik dinlemeye bayılırdı. Ama o gün ilk şarkının yarısına bile gelememişti. Devam etseydi, makyajla kapattığı her şey yeniden ortaya çıkacaktı.
Gizem bu konuyla konuşmaya hazır değildi. Önce kendisinin kabullenmesi gerekiyordu. Bu yüzden normal davranmaya çalıştı. İnsanların soru sormasını engellemenin en iyi yolu buydu. Gün sonunda bunu başarmıştı. Biraz daha dayanırsa odasına kapanıp istediği kadar ağlayabilecekti.
Akşam yemeğinde ailesi bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Küçük kardeşi bile.
“İşte çok yoruldum,”
dedi.
“Biraz uykusuzum.”
Sonra odasına geçti. İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Düşünmemek için bir film açtı ama on dakika bile dayanamadı. Kitap okumayı denedi; odaklanamadı. En sonunda kulaklığını takıp kendini hüzünlü şarkılara bıraktı. Ağlaması uzun sürmedi. Bir süre sonra hıçkırarak ağlıyordu. Kimse duymasın diye yüzünü yastığa gömdü. Hıçkırıkları yavaş yavaş dinerken gözleri ağırlaştı. Sonunda uyuyabilmişti.
Yaklaşık on gün boyunca aynı döngünün içinde yaşadı. Ağlıyor, susuyor, düşünüyordu. Artık bu yükün altında tek başına ezildiğini hissediyordu. Birilerine anlatmaya ihtiyacı vardı.
Hafta sonu arkadaşlarıyla kahvaltı planı yaptı. Gitmeden önce duş aldı, hafif bir makyaj yaptı. Aslında anlatırken ağlayacağını ve makyajının akacağını biliyordu. Ama arkadaşlarını korkutmak istemiyordu. Mekana vardığında arkadaşları çoktan gelmişti. Gizem onları görür görmez ağlamaya başladı. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorlardı ama tahmin ediyorlardı. Tek tek sarıldılar ona. Önce ağlamasının dinmesini beklediler. Sakinleştiğinde olanları anlattı. Anlattıkça hafifliyordu sanki. Arkadaşları onun son zamanlarda aslında çok da mutlu olmadığını fark etmişlerdi. Bu yüzden ayrılık haberine çok şaşırmadılar.
“Zamanla geçecek.”
“Belki de böylesi daha hayırlı.”
“Dünyanın sonu değil.”
Sürekli aynı şeyleri söylüyorlardı. Gizem de mantığıyla düşündüğünde bunların doğru olduğunu biliyordu. Ama duyguları mantığına izin vermiyordu. Bazen içinde büyük bir öfke hissediyordu. Onun mutsuz olmasını, kendisini hiç unutamamasını istiyordu. Sonra yüzü gözünün önüne gelince kıyamıyordu. Sanki gerçekten yanındaymış gibi dokunmak, sarılmak, sevgisini hissettirmek istiyordu. Arkadaşlarının onun için ne kadar üzüldüğünün farkındaydı. Bu yüzden onların yanında daha iyi görünmeye çalıştı. Kahvaltı diye başladıkları gün akşamüstüne kadar sürdü. Mekândan çıkarken Gizem’in havası biraz olsun değişmişti. Arkadaşları da bunu başarabildikleri için mutluydu.
Haftalar geçtikçe hayatın akışına biraz daha karışabiliyordu. Kitap okuyor, film izliyor, kardeşiyle oyun oynuyordu. Ama acısı eksilmiyordu. Boğazındaki o düğüm hâlâ yerindeydi. İş arkadaşları da sonunda bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
“Neden artık seni almaya gelmiyor?”
“Şehir dışında mı?”
“Aranız mı bozuk?”
Gizem hepsine tek bir kelimeyle cevap verdi:
“Ayrıldık.”
Bir sessizlik oldu. Herkes şaşkındı. Çünkü üç yıl boyunca Gizem ilişkisini hep kendi içinde yaşamıştı. Sorunlarını anlatmamıştı. İş arkadaşları güzel haberler beklerken ayrılık haberi almıştı. Gizem’in gözleri yine doldu. Bu konuda hâlâ kendini tutamıyordu. Zaman geçiyordu ama acısı geçmiyordu sanki. Hayatına devam ediyordu ama her şeyi bir görev gibi yapıyordu. Bazen kendini suçluyor,
“Benim yüzümden,”
diyerek ağlama krizlerine giriyordu. Bazen onu suçluyordu. Ona o kadar güvenmişti ki…
“Bana bunları yaşatan o olamaz,”
diyordu. Bazen de sevgisinden hâlâ emin oluyor, hayat şartlarının onları bu noktaya getirdiğini düşünüp kabullenmeye çalışıyordu. Düşünceleri o kadar hızlı değişiyordu ki kendisi bile yetişemiyordu. Ve bu düşüncelerin bedelini uykusuz gecelerle ödüyordu. Çok düşündüğü için çok rüya görüyordu. Rüyalarının hepsi onunlaydı. Bazen geri döndüğünü görüyordu. Bazen de asla dönmeyeceğini. Güzel bir rüyadan tebessümle uyanıp birkaç saniye sonra ağlıyordu. Kötü rüyalardan ise çoğu zaman gözyaşlarıyla uyanıyordu. Hisleri o kadar yoğundu ki rüyalarında bile ağlıyordu. Özledikçe duygusallaşıyor, aramıyor oluşuna öfkeleniyordu. Ama tüm bu öfkeye rağmen şimdi karşısına çıksa bir saniye bile düşünmeden boynuna sarılırdı.
“Kaç kez yenilir bir kadın bir adama?”
diye düşündü. Sonra kendi kendine cevap verdi:
“Çok kez yenildim. Çok kez yine yenilirim. Hiç akıllanmam.”
Neredeyse beş ay olmuştu. Hâlâ ondan tek bir haber bile yoktu. Zaman garipti. Yaşarken geçmiyor sanıyordun ama dönüp bakınca nasıl da akıp gitmiş oluyordu. Geçen zamana rağmen Gizem hâlâ aynı yerdeydi. Ama artık bir şeyin farkındaydı: Kabullenmenin zamanı gelmişti. Kabullenmek, sevmemek demek değildi. Yatağından kalktı. Dolabın önüne geçti. Sarı tişörtünü aldı. Çünkü sarı ona hep iyi hissettirirdi. Kot pantolonunu giyip kendini sokağa attı. Nereye gideceğini aslında daha yataktan kalkarken biliyordu. Bir kitabevine girdi. Rafların arasında dolaştı, kitapları inceledi. Bir kitabın arka kapak yazısı onu derinden etkiledi. Hemen satın alıp orada okumaya başladı. Kendinden bir şeyler arıyordu satırların içinde. Belki bu kitap ona yol gösterirdi. Sayfaları çevirdikçe bir cümlede takılı kaldı:
“Parmakları gezmişti saçlarımda ve ona ait tek bir iz bile kalmamalıydı. O çok sevdiği uzun saçlarımı kısacık kestirdim. Saçlarımın tutamları önüme düşerken gözyaşlarım da kucağıma düşüyordu…”
Kahvesi bitmişti. Gideceği yeri artık biliyordu. Hiç düşünmeden kuaföre yürüdü. Çünkü düşünürse vazgeçeceğini biliyordu. Onun sevdiği bir şeye kıyamayacağını… Ama o, Gizem’e kıymıştı. Bunu artık çok net görebiliyordu. Kısa süre sonra aynanın karşısında, kuaför koltuğunda oturuyordu. Saçları kesilirken kitaptaki kadın gibi hissetmedi. Ağlamadı. Sadece gözlerini kapattı ve düşünmemeye çalıştı. Her makas darbesinde yeni kararlar aldı. Kuaförden çıktığında kendini hafiflemiş hissediyordu. Sanki biraz önce omuzlarından görünmeyen bir yük kalkmıştı. Artık ne geçmişe takılı kalacaktı ne de yarına tutunacaktı.Sadece anı yaşayacaktı.
Umut ederek kendine eziyet etmeyi de, geçmişi düşünüp “keşke”ler üretmeyi de geride bırakacaktı.
Ve geçmişte yaşamayı, umut ederek acı çekmeyi; kesilen saçlarıyla birlikte orada bırakıp uzaklaştı.
Çünkü artık anladığı tek bir şey vardı:
“Umut, en büyük acıydı.”