Karanlık ve ıslak bu yerin nasıl bir yer olduğunu çözemiyorum. Sağa gitsem bir yere çarpıyorum, sola gitsem başka bir yere. Sanırım biraz küçük olduğum için burası bana olduğundan da büyük geliyor.
“Hey, orada kimse var mı?”
diye sesleniyorum ama cevap veren olmuyor.
Nerede olduğumu bilmediğim için biraz korkuyorum. Su sesinden başka duyduğum bir ses daha var. Sürekli aynı ritimde geliyor:
“Dum dum…”
Belki de “düm düm”dür, tam ayırt edemiyorum.
Bir de uzaktan, suların ardından gelen bir ferahlık hissi var. İçimi rahatlatan, yalnız olmadığımı hissettiren bir sıcaklık bu. Nedenini bilmiyorum ama bana çok iyi geliyor. Sakinleşiyorum.
Bu sıcaklığın ne olduğunu zamanla anlayacaktım. Ama bunun için biraz daha sabretmem gerekiyordu.
Günler geçiyordu. Ben hâlâ o karanlık havuzun içindeydim. Sanki her geçen gün biraz daha büyüyor, biraz daha ağırlaşıyordum.
Sonra bir gün çok ilginç bir şey oldu. Uzaklardan sesler duymaya başladım. Hem de bana huzur veren o sıcaklıkla birlikte. Benimle konuşuyordu. Beni ne kadar çok sevdiğini, beni dört gözle beklediklerini anlatıyordu.
Beni bekleyen bu varlıklar kimdi acaba?
Bana ne yapacaklardı?
Neden beni bekliyorlardı?
Zarar verecek olsalar içimde böyle bir huzur oluşur muydu?
Bu soruları onlara da soruyordum ama ya beni duymuyorlardı ya da duymamazlıktan geliyorlardı.
Zaman geçtikçe o karanlık havuz bana dar gelmeye başladı. Sanki her geçen gün biraz daha sıkışıyordum. Bir gün, acaba duvarları genişletebilir miyim diye düşündüm. Var gücümle, sonradan adının “ayak” olduğunu öğreneceğim organımla duvara doğru ittim. Bir kez. Sonra bir kez daha. Ama yok…
Bana daha fazla yer açılmıyordu. Tam vazgeçecekken duvarın arkasından neşeli kahkahalar yükseldi. Ardından heyecanlı bir ses duydum:
“Aşkım koş! İlk tekmesini atıyor bizim yaramaz.”
Tekme mi? Ne tekmesi? Ben sadece biraz daha rahat etmek istiyordum. Neden bahsediyorlardı ki? Tam bunu düşünürken iki farklı noktadan küçük küçük dokunuşlar hissettim.
“—Hadi oğlum, bir tekme daha…”
Durmak bilmiyorlardı. Sabrettim. Biraz daha sabrettim. Ama hâlâ devam ediyorlardı.
Beni rahatsız ettiklerinin farkında değillerdi galiba.
En sonunda “Yeter artık!” der gibi gerinebildiğim kadar gerindim. Gerçi bu küçücük alanda ne kadar gerinilebilirse…
Sonra da güçlü bir tekme attım. Kadın sesi hafifçe inledi:
“Ahh…”
Erkek sesi ise gururla güldü:
“İşte benim aslan oğlum!”
Ardından o sıcak sesi duydum. Sanırım benimle konuşuyordu.
“Annenin canını acıttın ufaklık…”
Anne…
Annenin ne olduğunu henüz bilmiyordum. Ama onu üzecek bir şey yapmak istemediğimi o anda hissettim. İçimde garip bir duygusallık oluştu. Bir daha canını acıtmayacaktım.
O erkek sesi beni ne kadar “Hadi aslan oğlum!” diye kışkırtırsa kışkırtsın…
Annem benimle çok ilgiliydi. Sürekli benimle konuşuyor, aramızdaki duvarın ardından beni okşuyor, bana hikâyeler anlatıyor ve şarkılar dinletiyordu.
Artık bu karanlık havuz bana eskisi kadar sıkıcı gelmiyordu. Sadece içine sığmakta biraz zorlanıyordum, o kadar.
Annemin benimle konuşması kendimi önemli hissettiriyordu. Daha beni görmeden bu kadar sevmesi, benimle bu kadar şey paylaşması çok güzel bir duyguydu. Güzel sesiyle anlattığı hikâyeler burada huzur bulmamı sağlıyordu. Bazen hikâyenin sonunu bile duyamadan uyuyakalıyordum. Sonra meraktan çatlıyordum.
Acaba sonu ne olmuştu?
Belki bir sonraki hikâye saatinde aynı hikâyeyi tekrar anlatırdı. Hâlâ sonunu öğrenemediğim hikâyeler var. Bir gün tekrar anlatmasını umutla bekliyorum.
Dinlediğimiz müzikler ise bambaşkaydı. Bazen öyle şarkılar açıyordu ki içimde tarif edemediğim duygular oluşuyordu. Üstelik ellerini de duvara koyunca her şey daha da farklı hissediliyordu. Onun sıcaklığıyla müziğin birleşmesi, ikimize ait özel anlar yaratıyordu. Bazen de hareketli müzikler çalıyorlardı.
O zaman babamın da yanımızda olduğunu anlıyordum. Duvardan bana dokunuyor, benimle konuşuyordu. Hatta bazen anneme:
“—Hadi güzelim, kalk. Üçümüz biraz dans edelim.”
diyordu.
Sonra annem normalden daha çok hareket etmeye başlıyor, ben de havuzun içinde hafif hafif sallanıyordum. İtiraf etmeliyim ki hoşuma gidiyordu. Üçümüz birlikte eğleniyormuşuz gibi hissediyordum. Dans bittikten sonra da kendimi yorgun hissediyor ve hemen uykuya dalıyordum.
Bu karanlık havuzda tek başıma olsam da annem hiçbir zaman yalnız hissetmeme izin vermiyordu. Hatta bazen söze:
“Laf aramızda…”
diye başlayıp o gün onu üzenleri anlatıyordu. Kim onu üzmüşse ben de onlara kızıyordum. Ama sonra babam gelip annemi sakinleştiriyor, biz de yeniden mutlu anlarımıza dönüyorduk.
Günler böyle geçerken bir gün her şey değişti. İçinde yüzdüğüm o havuzun suyu çekilmeye başladı. Ardından annemin çığlıklarını duydum. Duvarın arkasında büyük bir hareketlilik vardı.
Su azaldıkça ben de paniklemeye başladım. Annemin sesi daha önce hiç duymadığım kadar farklı çıkıyordu. Bu da beni iyice korkutuyordu. Sonra anne ve babamın seslerine başka sesler de karıştı.
Annemin ağladığını biliyordum. Çünkü ara sıra ellerini yine duvara koyuyor, ben de o tanıdık sıcaklığı hissediyordum. Bir süre her şey karmaşık bir şekilde devam etti. Bazen hareketlilik oluyordu. Bazen sessizlik. Sonra yeniden hareketlilik…
Bu kısmı çok anlatmak istemiyorum. Çünkü sonradan öğrendim ki hepimizin dünyaya geliş hikâyesi birbirinden farklıymış. Ama şunu söyleyebilirim… O gün benim hikâyemin sonu değil, başlangıcıydı. Çünkü ben dünyaya geldim.
Merhaba Dünya.
Bana o sıcaklığı hissettiren dokunuşun annemin elleri olduğunu artık biliyorum. Şimdi annemin kollarındayım. Ve daha önce hissettiğim bütün sıcaklıklar bunun yanında çok küçük kalıyor.
Annem bana bakıyor. Yüzünde yorgun ama mutlu bir gülümseme var. Gözleri sıcacık. Ellerimi tutuyor. Öpüyor. Kokluyor. Sanki dokunmaya kıyamıyor ama bir yandan da beni hiç bırakmak istemiyor gibi. İncecik parmaklarıyla saçlarımı okşuyor, yanaklarıma dokunuyor. Konuşmasa bile gözleriyle bana birçok şey anlatıyor.
Beni ne kadar sevdiğini… Hep yanımda olacağını… Üzülmemem için elinden geleni yapacağını… Hepsini hissedebiliyorum. Tam o sırada kapı açılıyor.
İçeri biri giriyor. Nefes nefese… Biraz yorgun… Biraz heyecanlı…
Sonradan babam olduğunu öğreneceğim kişi. Arkasından kısa beyaz saçlı, gözlüklü bir kadın geliyor. Anneannem. Beni dikkatlice annemin kollarından alıyor ve babama veriyor.
İşte o an ilk kez babamın kollarındayım. Kendimi güvende hissediyorum. Sanki kimse bana zarar veremezmiş gibi. Benim babam dünyanın en güçlü insanı gibi geliyor bana. Ama aynı zamanda en duygusalı da. Çünkü benimle konuşmaya çalışırken sesi titriyor. Dudakları titriyor. Tam o sırada yüzüme bir damla düşüyor.
Pıt…
Bir an yine suyun içine döndüğümü sanıyorum.
“Offf, yine mi su?” diye geçiriyorum içimden.
Tam şaşkınlıkla etrafa bakınırken, sonradan babaannem olduğunu öğreneceğim, saçlarını ensesinde topuz yapmış zayıf bir kadın yanımıza geliyor. Babama gülümseyerek:
“Mutluluk gözyaşları mı bunlar oğlum?”
diyor. Demek o damla gözyaşıymış. Babam ağlıyormuş. Hem de benim yüzümden. Ben doğduğum için.
Annem bana bakmaya bile kıyamıyor. Babam gözyaşı döküyor. O zaman anlıyorum. Ben gerçekten çok seviliyorum.
Bunu biraz test etmeye karar veriyorum. Ve ağlamaya başlıyorum. Hem de tüm gücümle. Bir anda herkes etrafımda toplanıyor. Kollar değişiyor. Sesler yükseliyor. Herkes beni sakinleştirmeye çalışıyor.
O sırada odanın bir köşesinde oturan iki yaşlı adamın da yanımıza geldiğini görüyorum. Sonradan dedelerim olduğunu öğreneceğim bu adamlar da sonunda yerlerinden kalkıyorlar.
“Yaa,” diyorum kendi kendime, “ben taa nerelerden gelmişim, siz hâlâ orada oturuyorsunuz.” Ama oyunuma daha fazla devam edecek gücüm kalmıyor. Yorulduğumu hissediyorum. Annem beni yeniden kucağına alıyor. O tanıdık sıcaklığı hissediyorum. Kalp atışlarını duyuyorum. Ve kendimi huzurla uykuya bırakıyorum.
Bir gün sonra o küçük hastane odasından ayrılmak için hazırlanmaya başladık. Annemle birlikte arabanın arka koltuğuna oturduk. O an önemli bir şeyi fark ettim. Artık annem için ben birinci sıradaydım. Kusura bakma babacığım.
Bir süre sonra eve geldik. Meğer burası bizim evimizmiş. Hem de benim için hazırlanmış özel bir odam varmış. İnanabiliyor musunuz? Sadece bana ait bir oda…
Annem beni kucağında gezdirerek odamı gösterdi. Her şey bembeyazdı. Ferah. Aydınlık. Duvarlarda küçük sarı yıldızlar vardı. Odamın her köşesi sarı detaylarla süslenmişti. Benim canım annem, belli ki uzun zamandır gelişimi bekliyormuş.
Ben etrafı merakla incelerken gözlerim yine kapanmaya başladı. Ne çok uyuyordum böyle… Tam kendimi uykuya bırakacakken anneannemin sesini duydum:
“Uyuyup büyüyecek benim aslan torunum.”
Demek büyümek için uyumak gerekiyormuş. O zaman çok uyursam daha çabuk büyür müyüm acaba?
İşte o sabah geldi. Aslında diğer sabahlardan çok da farklı başlamamıştı. Her zamanki gibi uyandık. Annem önce karnımı doyurdu, sonra beni hazırladı. Tam oyun oynayacağız derken kapı çaldı. Gelen anneannemdi. O an ayrılık vaktinin geldiğini anladım. Ama annemi üzmemek için ona bol bol gülümsedim. Bir süre sonra annem ve babam birlikte evden çıktılar.
İlk kez gerçekten yalnız kaldığımı hissettim. Biraz garipti. Ama anneannem de beni mutlu etmek için elinden geleni yapıyordu. Birlikte oyunlar oynadık. Şarkılar söyledik. Vakit sandığımdan daha hızlı geçti. Derken hava kararmaya başladı. Ve sonunda kapı çaldı.
Ben daha seslerinden anlamıştım. Annemle babam gelmişti. Annem içeri girer girmez beni kucağına aldı. Öptü. Kokladı. Ben de ona kahkahalarla karşılık verdim. Aslına bakarsanız gün o kadar da kötü geçmemişti. Bu düzene alışabilirdim sanki. Sonuçta akşamları yine birlikteydik.
“Allah’ım ne kadar da olgun bir bebeğim.”
diye düşündüm kendi kendime. Zaman geçti. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Sabahları anneannem ya da babaannem geliyordu. Akşamları annemle babam eve dönüyordu. Birlikte yemek yiyor, oyun oynuyor, uyuyor, uyanıyorduk. Annem yemek hazırlarken babam benimle ilgileniyordu. Beni güldürmek için türlü türlü komiklikler yapıyordu. Ama en sevdiğim oyun başkaydı. Beni havaya atması. O an kendimi kuş gibi hissediyordum. Sanki bütün dünyayı kucaklayabilirmişim gibi.
Annem her zamanki gibi panik oluyor, “Dikkat edin!” diye sesleniyordu. Babam ise bana göz kırpıp bir kez daha havaya kaldırıyordu. Aramızda gizli bir anlaşma vardı sanki.
Yemekten sonra daha sakin zamanlarımız başlıyordu. Annem yanıma oturuyor, birlikte oyuncaklarımla oynuyorduk. Gün içinde anneannemle de oynuyordum ama akşamlar başkaydı. Çünkü o saatlerde hepimiz birlikteydik. Ben. Annem. Babam. Dünyamın tamamı.
Bir ağlasam herkes başıma toplanıyordu. Hastalansam sabaha kadar başımda bekliyorlardı. Kucağa alınmak istesem sıraya giriyorlardı. Kısacası hayatımdan oldukça memnundum. Her şey benim etrafımda dönüyor gibiydi. Ve açıkçası bundan hiç şikâyetçi değildim. Beni bu kadar sevmeleri nasıl güzel bir duyguydu.
Her şey yolundaydı. Her şey olması gerektiği gibiydi. Ben mutluydum. Onlar mutluydu.
Ve dünyanın hep böyle kalacağını sanıyordum.