“Neden sadece yurt dışı anılarımı ve tecrübelerimi paylaşıyorum ki?” diye düşündüm ve bu kez rotayı Türkiye’nin en sevdiğim yerlerinden birine çevirdim. Son seyahatimiz, dört kız kahkahalar eşliğinde gittiğimiz Bozcaada’ydı.
Sanırım beni bu yazıyı yazmaya ikna eden şey, tatile diye gittiğim adadan kendimi biraz adalı gibi hissederek dönmüş olmam.
Ankara’dan yaklaşık 8-9 saat süren yolculuğun ardından adaya ayak bastık. (Bu yazının devamında uzun uzun “Bozcaada” demek yerine sadece ada diyeceğim.) Sabahın erken saatlerinde vardığımız için birçok işletme henüz açılmamıştı. Üstelik otele giriş yapmamıza da birkaç saat vardı.
Yolun verdiği yorgunluk ve açlıkla ilk hedefimiz güzel bir kahvaltı yapabileceğimiz bir yer bulmaktı. Telefonlarımızı cebimize koyup kendimizi ada sokaklarına bıraktık. Bizi ruhumuza iyi gelecek o ilk mekâna sokakların götürmesini istedik.
Adaya daha önce gidenler mutlaka fark etmiştir; hangi sokağa girerseniz girin, bir şekilde yine aynı yerlere çıkıyorsunuz. Birkaç tur attıktan sonra bunu biz de keşfettik ve açık olan birkaç mekândan birine oturduk.
Tamamen tesadüfen seçtiğimiz bu küçük kahvaltıcı, aslında ada insanının sıcaklığıyla tanıştığımız ilk yer oldu. Masamıza servis yapan abi, “Bunların hepsi bitecek, tatilde diyet olmaz.” diyerek daha ilk dakikadan bizi gülümsetti. Kendimizi misafir gibi değil de yıllardır oraya geliyormuş gibi hissetmiştik.
Kahvaltının ardından otel saatini beklemek için sokaklarda dolaşmaya başladık. Salhane’ye gittik, kapalıydı. Madamın Kahvesi’ne uğradık, biraz daha yürüdük. O gün zaman geçmek bilmedi. Kısacası, adaya ilk gün erken varıyorsanız saat biraz yavaş ilerliyor, benden söylemesi. 😊
Sonunda odamıza yerleşip kısa bir dinlenme molası verdik. Çünkü asıl ada keşfi şimdi başlıyordu.
Akşam olduğunda ekip ikiye ayrıldı. Kimimiz Salhane’de denize girmeyi tercih etti, kimimiz ise kendini yeniden ada sokaklarına bıraktı. Tahmin edeceğiniz gibi ben ikinci gruptaydım.
Beni uzun zamandır takip edenler bilir; bir şehrin sokaklarında kaybolmadan orayı gerçekten gezmiş saymam. 😊
Fotoğraf çekerek, dar sokaklarda dolaşarak adayı biraz daha tanırken akşam yemeği saatini beklemek için “Bir çay içelim.” dedik. Yolumuz, belki de ruhumuz bizi Vasil Bakery’e götürdü. O an farkında değildik ama tatil boyunca en sık uğrayacağımız yer burası olacaktı.
Lezzetli kahveleri, tavşan kanı çayları ve ağızda dağılan kurabiyeleri harikaydı. Ama bizi tekrar tekrar oraya götüren asıl şey çalışanlarının içtenliği oldu. Daha ilk günden bizi ve sevdiğimiz ürünleri hatırlamaları, her seferinde aynı sıcaklıkla karşılamaları kendimizi gerçekten adalı gibi hissettirdi.
Tatil boyunca kaç kez “Kurabiye-çay yapalım mı?” deyip soluğu orada aldık, gerçekten sayamadım. Bozcaada’yı yıllar sonra hatırladığımda aklıma ilk gelecek yerlerden biri kesinlikle Vasil Bakery olacak.
Çaylarımızı içtikten sonra akşam yemeği için İn Vino’ya geçtik. Portakallı karidesini mi öveyim, yoksa şeftalili tatlısını mı, gerçekten karar veremedim. En iyisi siz ikisini de deneyip kararınızı kendiniz verin. 😊
Yemeğin ardından merkezde biraz dolaşıp hediyelik tezgâhlarını gezdik. İlk günün yorgunluğu artık kendini hissettiriyordu. Güzel geçen bir günün ardından odamıza dönüp ertesi gün bizi bekleyen ada maceraları için dinlenmeye çekildik.
Ve geldik kendimi gerçekten adalı gibi hissetmeme sebep olan o sabaha…
Biyolojik saatten mi, yoksa uzun yolun yorgunluğunu atmış olmanın verdiği enerjiyle mi bilmiyorum; erkenden gözlerimi açtım. Biraz daha uyumayı denedim ama nafile. Ben de spor kıyafetlerimi giyip ayakkabılarımı bağladım ve kendimi ada sokaklarına bıraktım. Sanırım tatil boyunca en keyif aldığım anlardan biri buydu.
Kulağımda en sevdiğim şarkılar… Bir yanda sessiz sokaklar, bir yanda liman, sonra adalıların yaşadığı mahalleler… Farkında bile olmadan bir saatten fazla yürümüşüm. Ama o yürüyüşü güzel yapan sadece manzara değildi.
Dükkânını yeni açan esnafın gülümseyerek selam vermesi, matını koltuğunun altına alıp yogaya giden insanların içten bir “Günaydın.” demesi, bir kedinin bile sana sevgiyi hissettirmesi, hatta bir yerden çay ikram edilmesi… Bunların hepsi bana, sanki yıllardır burada yaşıyormuşum hissini verdi. İşte tam da o an, “Ben bu adayı çok seveceğim.” dedim.
Bunları yazarken kendimi bir yaz dizisinin ilk bölümünü anlatıyormuş gibi hissediyorum. Hani arka fonda hafif hafif “Teldeki güvercin, yalıdaki çapkın, kaldırımda baygın… sana da günaydın…” çalmaya başlar ya… Tam olarak öyle bir sabahtı. 😊
Yürüyüşümü deniz kenarında yaptığım kısa bir esneme ile tamamlayıp otele döndüm. Hep birlikte kahvaltımızı yaptıktan sonra artık adanın birbirinden güzel koylarını keşfetme zamanı gelmişti.
İlk rotamız Bozcaada’nın en meşhur plajlarından biri olan Ayazma Plajı’ydı. Geniş kumsalı ve masmavi deniziyle bizi karşıladı. Bir süre güneşin tadını çıkardıktan sonra kendimizi suya bıraktık. Bu arada, suyun soğukluğu gerçekten anlatıldığı kadar varmış. İlk anda cesaret istiyor ama alışınca çıkmak istemiyorsunuz. 😊
Gitmeyi düşünenler için küçük bir not da bırakayım. Biz gittiğimiz dönemde 2 şezlong ve 1 şemsiye ücreti 1.000 TL idi.
Güzel bir plaj gününün ardından otele dönüp akşam için hazırlandık. Rezervasyonumuz olmayınca boş masa bulmakta biraz zorlandık ve sonunda canlı müziğine güvenerek bir mekânda karar kıldık. Mezeler açıkçası beklentimizin altında kaldı ama güzel müzik, bol kahkaha ve keyifli sohbet sayesinde bunu çok da önemsemedik.
Şarkılar söylendi, masalara eşlik edildi, bol bol gülündü… Kısacası o akşam aklımızda kalan mezeler değil, gecenin enerjisi oldu.
Gecenin sonunda canlı müzik yapan solistlerden biri masamıza gelip memnun kalıp kalmadığımızı sordu. Sohbet ederken aramızdan biri bir anda, “Peki Yunanca bir şarkı söyleseniz?” dedi.
Solist de gülümseyince biz de işi biraz daha ileri götürdük. “Biz birkaç gün daha buradayız. O zamana kadar öğrenirseniz tekrar gelir, dinleriz.” dedik. O da gülerek “Tamam ama size nasıl haber veririm bilmiyorum” dedi.
Belki de adayı bu kadar sevmemin nedeni tam olarak buydu. Kimse birbirine yabancı değildi. Her sohbet, sanki yıllardır tanışıyormuşuz hissi bırakıyordu.
Canlı müzik bittikten sonra hemen otele dönmek yerine her zamanki rutinimizi gerçekleştirmek istedik. Biraz daha ada sokaklarında dolaşacak, belki bir çay içecek, gecenin tadını çıkarmaya devam edecektik.
Tam o sırada tatilin en komik anılarından biri yaşandı…
Arkadaşlarımdan birinin terliği ayağını vurunca diğer arkadaşım terliklerini onunla değiştirdi. Ama ayağına büyük gelen terliklerle yürümeye başlayınca tam bir Fırat karakterine dönüştü. Ayak parmakları terliklerin önünden taşıyor, yürüdükçe terlikler öne kaçıyor… Biz zaten gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk.
O sırada karşıdan gelen bir çocuk, bizim kızlara dikkatlice bakmaya başladı. Biz de doğal olarak çocuğu izlemeye başladık. Sonra bizi de fark etti.
Önce yüzünde minicik bir şaşkınlık belirdi. Ardından utangaç bir gülümseme… Sonra da “Eyvah, yakalandım.” der gibi mahcup oldu. Biz kahkahaya başlayınca o da bizi geçtikten sonra arkasını dönüp iki elini açarak uzaktan “Kusura bakmayın.” der gibi bir hareket yaptı. Ben onun adalı olduğuna inandım ve adını adalı koyduk.
İnanın, o birkaç saniyelik an bile adanın sıcaklığını anlatmaya yetti. O kadar tatlıydı ki…
Sonraki günlerde her sokakta gözüm onu aradı ama bir daha hiç karşılaşmadık. Eğer bu yazıyı bir gün okursan sevgili adalı; beni sen bul. 😄 O an ‘açaydım kollarımı gitme diyeydim!” demediğim için hâlâ pişmanım.
Bu tatlı anının ardından, tahmin edeceğiniz gibi otelin yolunu tutmadan önce yine Vasil’e uğrayıp çayımızı içtik. 😊 Sanırım tatil boyunca değişmeyen tek rutinimiz buydu.
Ertesi güne yine güzel bir kahvaltıyla başladık. Akşam planımız Polente Feneri’nde gün batımını izlemek olduğu için bu kez merkezdeki Salhane’de denize girmeye karar verdik.
Fakat küçük bir ayrıntıyı hesaba katmamışız. Biraz geç gitmiş, üstüne bir de pazar gününe denk gelmiştik. Bu yüzden iskelede yer bulmak sandığımızdan çok daha zor oldu.
Tam umudumuzu kaybetmeye başlamışken anne-oğul gelen tatlı bir aile bize sandalyelerini verdi. İşin en güzel yanı ise bizi üniversite öğrencisi sanmalarıydı.
Hâlâ hangisine daha çok sevindiğimi bilmiyorum; yer bulduğumuza mı, yoksa üniversiteli zannediliyor olmamıza mı? 😄
Bir süre Salhane’nin keyfini çıkardıktan sonra denize girdim. Ve Bozcaada denizi hakkında söylenen her şeye hak verdim.
Gerçekten bu kadar soğukmuş. Suya girdiğim an nefesim kesildi, çenem titremeye başladı. “Birazdan alışırım.” diye bekledim ama olmadı. Yaklaşık on dakikalık kahramanca mücadelemin ardından denizle vedalaştım. 😄
İçimi ısıtmanın tek bir yolu vardı. Tahmin edeceğiniz gibi soluğu yine Vasil’de aldım. Gerçi üşümesem de yine giderdim ama bunu şimdilik kendimize itiraf etmeyelim. 😄
Akşam için hazırlanıp Boboz’dan meşhur gün batımı tabaklarımızı ve sandviçlerimizi aldık. Artık Polente’ye gitmeye hazırdık.
Örtümüzü serdik ve tabii ki ilk iş fotoğraf çekmeye başladık. “Bir tane de şuradan…” derken uzunca süren bir çekim maratonu yaşadık. Ama gün batımının tadını gerçekten çıkarabilmek için önce bu görevi tamamlamamız gerekiyordu. 😄
Tam fotoğraf faslını tamamladık derken biraz ilerimize oturan bizim yaşlarımızda bir kız yanıma geldi.
“Uzun zamandır sizi izliyoruz. Fotoğrafları çok güzel çekiyorsunuz. Bizim de fotoğrafımızı çeker misiniz?” diye sordu.
Tabii ki kabul ettim. Fotoğraflarını çekerken gülerek, “Hep siz çektiniz, demek ki bu işin uzmanı sizsiniz.” dedi. Birlikte güldük.
İşte o an, adanın samimiyetini bir kez daha hissettim. Birbirini hiç tanımayan insanların rahatça sohbet edebilmesi, birbirinden yardım istemesi, sanki herkesin aynı mahallenin insanı olması… Bozcaada’da en sevdiğim hislerden biri buydu.
Derken güneş yavaş yavaş ufka yaklaşmaya başladı. Arkadaşımla birbirimize yaslandık ve gökyüzünde başlayan o renk şölenini sessizce izlemeye koyulduk.
Doğanın bu kadar güzel olabilmesine her seferinde yeniden hayran kalıyorum. Turuncudan pembeye, pembeden mora uzanan o renk geçişleri, aralarda beliren ışık oyunları, güneşin ağır ağır denizin ardında kayboluşu…
Her ayrıntı büyüleyiciydi. Her ayrıntı insanın içinde bir yere dokunuyordu.
Tam o sırada fonda “Gel bana her gece sen, tatlı gülüş pek yaraşır, gözleri ömre bedel, ah ne güzel seni sevmek…” çalmaya başladı.
Bazen bir manzara, bir şarkı ve sevdiğiniz insanlarla paylaştığınız sessizlik aynı ana sığabiliyor.
O an umut vardı. Huzur vardı. Biraz hüzün vardı. Ve nedense tarifsiz bir dinginlik…
Polente’nin gün batımı gerçekten anlatıldığı kadar varmış. Bir süre hiçbir şey konuşmadan, sadece müziği dinleyip gökyüzünü izledik. Çünkü bazı anlar anlatılmak için değil, sadece yaşanmak için var. Güneş tamamen kaybolduğunda ise dönüş vakti gelmişti.
Artık kendimizi iyice adalı gibi hissetmeye başlamıştık. Günlere yetişmeye çalışmak yerine anın tadını çıkarıyor, zamanı biraz olsun yavaşlatıyorduk.
Ertesi sabah yine erkenden uyandık. Bu kez yürüyüşü oda arkadaşımla yaptık, kahvemizi içtik, kahvaltı sonrası için Vasil’den kurabiyelerimizi aldık ve otele döndük. Tatilin bu noktasında Vasil artık bizim için bir kafe değil, günün doğal bir parçası olmuştu.
Planımız erkenden Salhane’ye gidip güzel bir yer kapmaktı. Ama Bozcaada bize bir kez daha şunu hatırlattı:
Adaya siz plan yaparak gitseniz de son sözü her zaman ada söylüyor.
O gün sert rüzgâr nedeniyle Salhane’de kalamayınca rotamızı Ataol Beach’e çevirdik. Bozcaada bana o güne kadar hep daha sakin ve salaş gelmişti. Ataol Beach ise adanın daha modern ve beach konseptli yüzünü gösterdi.
Gitmeyi düşünenler için küçük bir not bırakayım. Biz gittiğimiz dönemde Ataol Beach giriş ücreti kişi başı 1.000 TL idi ve içeride herhangi bir harcama zorunluluğu bulunmuyordu.
Akşama kadar denizin ve güneşin tadını çıkardıktan sonra rotamızı, adaya geldiğimiz ilk günden beri merak ettiğimiz Vahit’in Yeri’ne çevirdik.
Lezzetli yemekleri, keyifli sohbeti ve samimi atmosferiyle tatilin en güzel akşamlarından birini daha yaşadık.
Geceyi yine ada merkezinde kısa bir yürüyüş, birkaç hediyelik dükkânı ve tahmin edeceğiniz üzere Vasil’de içtiğimiz çayla noktaladık. Ardından adadaki son tam günümüz için dinlenmeye çekildik.
Ve… Geldik son günümüze.
Gitme vakti yaklaşmıştı ama yapılacaklar listemizde hâlâ üzerini çizemediklerimiz vardı. Bu yüzden ekip yine ikiye ayrıldı. Bir grup son kez ada sokaklarını dolaşıp alışveriş yaparken biz, Bozcaada’nın serin sularına veda etmek için tekrar Ataol Beach’in yolunu tuttuk.
Son kez denize girdik, son kez şezlonglara uzandık ve güneşin tadını çıkardık.
Merkeze döndükten sonra ilk gittiğimizde deneyemediğimiz İn Vino lezzetlerine bir şans daha verdik. İyi ki de vermişiz. Harika pizzaların ardından yediğimiz armut tatlısı da en az onlar kadar güzeldi.
Hazır oradayken birkaç gün önce Yunanca şarkı öğrenmesini rica ettiğimiz solisti de sorduk. Henüz hazır değilmiş. 😊 Sanırım o şarkıyı dinlemek bir sonraki Bozcaada ziyaretimize kaldı.
Artık dönüş hazırlıkları başlamıştı. Ayrılmadan önce son görevimiz ise ada reçellerini almaktı. Rengârenk tezgâhların arasında uzun uzun dolaşıp seçimlerimizi yaptık.
Panik yok, oldukça klasik seçimler yaptım. 😄 Turunç, incir, limon ve ayva reçeli aldım. Biraz ileride kurulan pazarı görünce de yol için kiraz ve yeşil erik ekledim.
Çünkü Bozcaada’da manifesteldiğimiz o şarkının da dediği gibi…
“Yeşil erik beyaz örtüye konmadan gel…” 🎶
Tam erikleri afiyetle yerken alışveriş yaptığımız teyzelerden biri telaşla yanıma geldi.
“O öyle yenir mi kızım? Hiç haber izlemiyor musun? Ver onları, ben yıkayayım.” dedi.
O an yüz ifademi görmeliydiniz.
“Teyze, sağ ol… Ben niye öldüm şimdi?” dedim. 😄
İşte Bozcaada’da karşılaştığımız o içten insanların bir örneği daha…
Alışverişler tamam… Hediyelikler tamam… Anılar tamam…
Ve tabii ki son bir ritüel kaldı.
Adaya veda etmeden önce son kez Vasil’e uğrayıp çayımızı içtik, kurabiyelerimizi aldık.
Artık gerçekten gitmeye hazırdık.
Ve dönüş sabahı…
Yine erkenden uyandık. Tatil boyunca edindiğimiz alışkanlıktan mı, yoksa dönüş telaşından mı bilmiyorum ama güne hareketli başladık.
Çünkü klasik biz… Online feribot rezervasyonumuzu yapmayı unutmuştuk. 😄 Neyse ki yaklaşık bir saat önceden sıraya girerek durumu kurtardık. Sanırım bizim tatillerimiz biraz telaşsız geçse olmaz. 😄
Aracımızı sıraya bıraktıktan sonra son kez ada sokaklarına yürüdük. Amacımız hem sevdiklerimize kurabiye almak hem de artık bizim için sadece bir kafe olmaktan çıkıp tatilimizin en güzel anılarından birine dönüşen Vasil ailesiyle vedalaşmaktı.
Kaç paket kurabiye aldığımızı hatırlamıyorum ama çıkarken içime çöken o burukluğu çok iyi hatırlıyorum. Sanki uzun zamandır tanıdığım insanlardan ayrılıyormuşum gibiydi.
Kurabiyelerimizi büyük bir özenle arabaya yerleştirdik. Dört kızın beş günlük tatilden sonra bir arabaya neler sığdırabileceğini tahmin edersiniz zaten. 😄
Şans bizden yanaydı; planladığımız feribota binebildik. Aracı bırakıp doğruca üst kata çıktık. Adaya son kez uzaktan bakmak istiyorduk.
Tam o sırada biri yanıma gelip telefonunu uzattı.
“Fotoğrafımızı çeker misiniz?” dedi.
Telefonu alıp yüzlerine baktığımda gülümsedim. Polente Feneri’nde fotoğraflarını çektiğim ada arkadaşlarımdı. Kısa bir sohbet edip birbirimize iyi yolculuklar diledik.
Feribotun en ucuna geçtiğimizde bu kez bizi üniversiteli sanan teyzelerle karşılaştık. Onlarla da gülerek vedalaştık.Sanki ada, ayrılmadan önce sevdiğimiz herkesi son kez karşımıza çıkarıyordu.
Feribot yavaş yavaş uzaklaşırken uzun süre arkamı dönemedim.
“Ben seni çok sevdim Bozcaada.” diye geçirdim içimden.
Biliyorum… Çok uzun sürmeden yollarımız yeniden kesişecek.
Ve bu kez seni yine aynı heyecanla ama çok daha derinden yaşayacağım.
Şimdilik hoşça kal.
Bozcaada bana sadece güzel koylar, lezzetli yemekler ya da unutulmaz gün batımları bırakmadı.
Bazen bir esnafın içten “Günaydın.“ı, bazen tanımadığınız birinin size güvenip fotoğrafını emanet etmesi, bazen de “O meyveyi öyle yeme.” diye telaşlanan bir teyzenin samimiyeti…
Sanırım bu yüzden bu adadan sadece bronzlaşmış olarak değil, biraz da adalı hissederek döndüm.
Ve sanırım bazı yerleri güzel yapan sadece manzaraları değil…
Orada size kendinizi ait hissettiren insanları oluyor.



























