Herkese merhaba!
Bahar aylarında leyleği havada görmüştüm galiba; hakkını vermeye çalışıyorum. 😊 Budapeşte’den sonra vizemin 90 günlük çıkmasını fırsata çevirip yeni bir rota planladım: Viyana!
Bu kez üç kişiyiz: Hande, Burçin ve ben. Kız kıza tatillerin yeri bende her zaman ayrıdır. Bol kahkahalı, bol yürüyüşlü ve bol keşifli bir seyahat bizi bekliyordu.
Daha Gitmeden İlk Kriz
Olaysız başlayan bir yolculuğum oldu mu gerçekten emin değilim. Bu yüzden Viyana seyahatinin de küçük bir macerayla başlamasına pek şaşırmadım. 😅
Uçuştan bir gece önce otelimizden hâlâ dönüş alamadığımızı fark ettik. Burçin iletişime geçtiğinde ise sürpriz haber geldi: Otel tadilattaydı.
Bizi başka bir otele yönlendirmek istiyorlardı ancak önerilen otel daha uzak ve daha ucuz olmasına rağmen aradaki farkı iade etmeyi kabul etmiyorlardı.
Gecenin büyük kısmı Booking ile yazışarak geçti. Bu süreçte bizimle birlikte uykusuz kalan ve hakkımızı sonuna kadar savunan Selcen’e ayrıca teşekkür etmem gerekiyor. ❤️
Sonunda rezervasyon iptal edildi, ücretimizi geri aldık ama küçük bir sorun vardı: Sabah havaalanına giderken kalacak bir otelimiz yoktu. 🙈
Neyse ki uçağa binmeden önce yeni bir otel ayarlamayı başardık ve artık yolculuk gerçekten başlayabildi.
Viyana’ya İlk Adım
İstanbul aktarmalı uçuşun ardından Viyana’ya ulaştık. Şehir merkezine ulaşmak için havaalanından kalkan S7 trenini kullandık. Hem ekonomik hem de oldukça pratikti.
Wien Mitte durağında indikten sonra otelimize yürüyerek ulaştık.
İlk gördüğümde açıkçası biraz hayal kırıklığı yaşadım. Dışarıdan oldukça sıradan görünüyordu. Ancak resepsiyondaki yardımsever personel ve sonrasında gördüğümüz tertemiz, ferah oda fikrimizi tamamen değiştirdi.
Üstelik konumu harikaydı. Birçok yere yürüyerek ulaşabildik. Bugün tekrar Viyana’ya gitsem yine aynı otelde kalmayı düşünürüm. (The Pension Dr. Geissler)
İlk Günün Rotası
Valizleri bırakır bırakmaz kendimizi dışarı attık. İlk durağımız St. Stephen’s Katedraliydi.
Şehrin tam merkezinde yer alan bu etkileyici yapı, gezi boyunca yolumuzun defalarca kesişeceği yerlerden biri oldu.


Akşam için Figlmüller rezervasyonumuz vardı.
Gitmeden önce küçük bir tavsiye vereyim: Viyana’da gitmek istediğiniz popüler restoran ve kafeler için mutlaka önceden rezervasyon yaptırın.
Figlmüller’e ulaştığımızda dışarıda uzun bir kuyruk vardı ama rezervasyon sayesinde beklemeden içeri girdik.
Schnitzellerin porsiyonlarının çok büyük olduğunu duyduğumuz için paylaşmayı düşünsek de sonunda herkes kendi tabağını söyledi. İyi ki de öyle yapmışız. 😄
Karnımızı doyurduktan sonra sokaklarda biraz dolaştık ve günün yorgunluğu kendini hissettirmeye başladı.
Tam o sırada küçük bir sürpriz yaşadık. Kapandığını düşündüğümüz Cafe Demel’in başka bir şubesine denk geldik. Tabii ki fırsatı kaçırmadık.
Melange kahvelerimizi ve Kaiserschmarrn tatlımızı söyledik. Ağustos sıcağında sıcak çikolata denemeye cesaret edemesek de Demel deneyimini yaşamış olduk. 😊
Hava karardığında yeniden St. Stephen’s Katedrali’nin önündeydik. Katedralin ışıklandırılmış hali gündüz gördüğümüzden bile daha etkileyiciydi. Bir süre meydanın tadını çıkardıktan sonra otelimize döndük.
Böylece Viyana’daki ilk günümüzü yaklaşık 18.000 adımla tamamlamış olduk. Yorgunduk ama şehrin ilk izlenimleri bizi fazlasıyla heyecanlandırmıştı.
Viyana’nın ikinci gününde görüşmek üzere…
Viyana 2. Gün
Herkese kocaman bir günaydın!
Viyana’daki ikinci günümüz yine oldukça yoğun geçecekti. Gerçi dönüp bakınca bu şehirdeki her günümüzün yoğun olduğunu söyleyebilirim.
Sabah hazırlanırken yine aynı manzara vardı. Üç kadının hazırlanma süresi birbirinden farklıydı ama içimizde biri vardı ki uyandıktan yaklaşık 25 dakika sonra “Ben hazırım.” diyebiliyordu.
Tahmin edin bakalım kim? Burçin. 😄
Kahvaltının ardından kendimizi yeniden Viyana sokaklarına attık. İlk durağımız Hofburg Sarayı ve çevresiydi.
Sisi Müzesi’nin önünden geçtik, sarayın avlusunda dolaştık ve o günün ilk gerçeğiyle yüzleştik:
Viyana gerçekten sıcaktı. Bir süre sonra gölge arayarak yürümeye başladığımızı itiraf etmeliyim.
Kısa bir mola vermek için Palmenhaus’a uğradık. Gitmeden önce burada kahvaltı yapmayı planlamıştık ama otelde kahvaltı ettiğimiz için sadece serinletici içecekler tercih ettik.


Sonrasında günün benim için en heyecan verici durağına ulaştık: Avusturya Ulusal Kütüphanesi.
Viyana’ya gitmeye karar verdiğim ilk andan beri görmek istediğim yerlerden biriydi. İçeri girdiğim anda verdiğim giriş ücretinin sonuna kadar değdiğini düşündüm.
Kütüphane hakkında uzun uzun konuşabilirim ama burada kendimi tutacağım. 😊
Şunu söylemem yeterli olur sanırım: Viyana’da beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu.
Günün geri kalanında şehrin ihtişamlı binaları arasında dolaşmaya devam ettik. Viyana’da en çok hoşuma giden şeylerden biri de buydu. Başınızı kaldırdığınız her yerde ayrı bir mimari detay, ayrı bir hikâye vardı. Bir süre sonra sıcak ve yürüyüşün etkisi kendini iyice hissettirmeye başladı.
Tam o sırada aklımıza Filenin Sultanları geldi. 😄
Geziyor olmamız maçı izlemeyeceğimiz anlamına gelmiyordu. Önce karnımızı doyurmak için Swing Kitchen’a oturduk. Açlık ve sıcak düşündüğümüzden daha fazla enerjimizi almıştı.
Sonrasında Cafe Landtmann’a geçip kahvelerimizi söyledik ve maçı açmaya çalıştık. Yurt dışında olduğumuz için yayın açılmadı. Biz de mobil veriye geçtik.
O maç izlenecekti. 😄


Ben ve Burçin heyecanla maçı takip ederken Hande fotoğraflarla ve telefon görüşmeleriyle ilgileniyordu. Ne yazık ki maç istediğimiz gibi bitmedi ama güzel bir mola olmuştu. Dinlenmiş ve yeniden enerji toplamıştık.
Günün son bölümünde Viyana Üniversitesi ve çevresinde dolaştık.
Üniversitenin avlusu özellikle çok hoşuma gitti. Kocaman ağaçlar, gölgeler ve öğrencilerin vakit geçirebildiği alanlar vardı.
Bir süre oturup “Burada okumak nasıl olurdu?” diye düşünmeden edemedim.
Artık otele dönme vakti gelmişti. Ama önce küçük bir toplu taşıma macerası yaşadık.
Dakikalarca bilet otomatı aradık. Metroya indik, çıktık, görevlilere sorduk derken sonunda biletlerimizi almayı başardık. Tramvaya bindiğimizde ise küçük gerçeği öğrendik:
Aradığımız otomatların aynısı tramvayın içindeymiş. 😄
Boşuna uğraşmışız. Ama seyahat dediğin biraz da böyle hikâyelerden oluşuyor.
Otele dönmeden önce Hard Rock Cafe’ye uğradık, küçük alışverişlerimizi yaptık ve meşhur dondurmalardan birini denedik.
Sonra günün bittiğini sandık. Ama hayır. 😄 Üzerimizi değiştirip yeniden dışarı çıktık.
Bu kez rotamız Prater’di. Viyana’nın ışıl ışıl eğlence parkı bizi karşıladı. Dönme dolaba binip şehri gece ışıkları altında izledik.
Manzara gerçekten güzeldi. Bir süre daha dolaştıktan sonra yorgunluk ağır basmaya başladı ve otelimizin yolunu tuttuk.
Böylece Viyana’daki ikinci günümüzü yaklaşık 20.000 adımla tamamlamış olduk.
Bir sonraki gün görüşmek üzere…
Viyana 3. Gün
Yeni bir gün, yeni bir merhaba…
Bugünkü planımız önceki günlere göre biraz daha sakindi. Çünkü öğleden sonra Hande ve Burçin’in Viyana’da yaşayan arkadaşlarıyla buluşma planları vardı. Benim ise günün bir kısmını tek başıma keşfetme fırsatım olacaktı.
İlk durağımız Karl Kilisesi’ydi.
Artık Viyana’nın metro ve tramvay sistemine iyice alışmıştık. İki duraklık kısa bir yolculuğun ardından kilisenin önündeydik.
Aslında buraya gelmemizin sebeplerinden biri opera biletleriydi. Viyana’da mutlaka bir opera deneyimi yaşamak istiyorduk ama hangi gösteriye gideceğimize henüz karar verememiştik.
Fotoğraflarımızı çekip fazla vakit kaybetmeden kahvaltı rezervasyonumuzun olduğu Vollpension’a geçtik.
Vollpension
Burası o kadar sıcak ve samimi bir ortama sahipti ki anlatması zor. Apple Strudel, vişneli brownie ve kahvelerimizle uzun bir kahvaltı yaptık. Hatta Viyana’da içtiğim en güzel kahvenin burada olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Kahvaltıdan sonra hemen karşı taraftaki Naschmarkt’ta biraz dolaştık. Dünyanın farklı mutfaklarından lezzetlerin ve küçük stantların bulunduğu hareketli bir yerdi. Ancak biz daha çok atmosferini izlemeyi tercih ettik.
Opera mı, Alışveriş mi?
Sonrasında yönümüzü Opera Binası’na çevirdik.



Önünde Mozart kostümlü bilet satıcıları vardı. Gösterileri ve fiyatları dinledikten sonra opera deneyimini daha ekonomik bir şekilde yaşamaya karar verdik.
Ama önce küçük bir alışveriş molası verdik. 😄
Ankara’dayken gözüme kestirdiğim Birkenstock terliğin tam istediğim rengini burada bulunca mağaza sırasına girmeyi göze aldım. Sonuç? Birer terlikle mağazadan çıktık.
Tek Başına Viyana
Arkadaşlarım kendi programlarına giderken ben kendimi Viyana sokaklarına bıraktım. Yeni bir şehirde en sevdiğim şeylerden biri kaybolmak.
Haritaya bakmadan yürümek, bilmediğim sokaklara girmek ve şehrin bana ne göstereceğini görmek…
Bir süre mağazalar arasında dolaştım, sokak sanatçılarını izledim ve insanların günlük hayatına karıştım.
Ama beni en çok etkileyen şey beyaz bir piyano oldu.
Meydana bırakılmış piyanoya isteyen herkes oturuyor, birkaç parça çalıyor ve yoluna devam ediyordu.
İnsanların özgüvenle piyano başına geçmesi, diğerlerinin durup dinlemesi ve sonunda alkışlaması bana çok güzel geldi.
Bir süre onları izledim ve kendi kendime aynı soruyu sordum: “Bu şehirde yaşamak nasıl olurdu acaba?”
Viyana’dan aklımda kalan en güzel anlardan biri bu oldu. Ve tabii ki yürüyüşümün sonunda yine kendimi Aziz Stephan Katedrali’nin önünde buldum. 😊
Opera Deneyimi
Akşam yeniden buluştuk.
Önce Cafe Gerstner’e uğradık, ardından Burçin’in arkadaşının önerisiyle Müllerbeisl’de yemek yedik. Burada denediğimiz Cordon Bleu gerçekten çok başarılıydı.
Yemekten sonra sıra opera deneyimine gelmişti. Ayakta bilet alan tek kişiler biz değildik; içerisi oldukça kalabalıktı. İlk bölümlerde eserler bana biraz ağır gelse de ilerleyen dakikalarda daha tanıdık melodiler duymaya başladık.
Bir süre sonra amacımıza ulaştığımıza karar verdik. Sonuçta hedefimiz opera kültürünü deneyimlemekti ve bunu başarmıştık.
Klasik Müzikten Hard Rock’a
Operadan çıktıktan sonra yakınlardan gelen canlı müzik seslerini duyduk. Birbirimize baktık. “Hadi bakalım.” 😄
Yaklaşık bir saat önce opera dinlerken kısa süre sonra canlı rock müzik eşliğinde oturuyorduk.
Viyana bize aynı gün içinde hem klasik müziği hem de hard rock’ı yaşatmıştı. Bu geçiş hâlâ yüzümü güldürüyor. Bir süre daha vakit geçirdikten sonra metroya binip otelimize döndük.
Böylece Viyana’daki üçüncü günümüzü yaklaşık 23.000 adımla tamamlamış olduk.
Bir sonraki gün görüşmek üzere…
Viyana 4. Gün
Kocaman bir günaydın!
Bugün gezeceğimiz yerlerin çoğu merkeze biraz daha uzaktaydı. Artık Viyana rutinimiz oluşmuştu: kahvaltı, hazırlanma ve yola düşme.
İlk durağımız Schönbrunn Sarayı’ydı.
Metrodan indikten sonra kısa bir yürüyüşle saraya ulaştık. Yaz aylarında burada çeşitli etkinlikler düzenleniyormuş. Biz de kalabalığa rağmen bahçeleri keşfetmeye başladık.
Hande bu bölümü pas geçmeyi tercih etti. Burçin’le birlikte portakal bahçelerine giriş bileti alıp yürümeye başladık.
Sarmaşıklarla kaplı yollar, yemyeşil alanlar ve sakin atmosfer gerçekten çok güzeldi. Bir süre sonra küçük bir gerçeği öğrendik: Aslında sarayın arka bahçesi ücretsizmiş. 😄
Biz ödediğimiz bileti yalnızca portakal bahçeleri ve sarmaşık yollar için kullanmışız. Yine de pişman değilim.
Bahçede dolaşırken aklımdan sürekli aynı şey geçiyordu: “Sisi gerçekten ne güzel bir yerde yaşamış.”
İki saate yakın süren yürüyüşün ardından kahve molası verip şehir merkezine döndük.


Saraylar Günü
Bugünkü ikinci durağımız Belvedere Sarayı’ydı. Yukarı Belvedere için bilet aldık ve giriş saatimizi beklerken bahçesinde dolaştık.
Müzenin en ünlü eseri Gustav Klimt’in “Öpücük” tablosuydu. Önündeki kalabalığı takip ederek kolayca bulabiliyorsunuz. 😊 Ama beni etkileyen sadece o tablo değildi.
Yüksek tavanlı salonlar, barok detaylar ve koleksiyonun tamamı görülmeye değerdi.
Belvedere, Viyana’da ziyaret ettiğimize en memnun kaldığımız yerlerden biri oldu.
Tek Kişilik Cafe Central Rezervasyonu
Akşam için Cafe Central’da rezervasyonumuz vardı. Ama küçük bir detay vardı: Rezervasyon sadece tek kişilikti. 😄
Yer bulamayınca “En fazla gitmeyiz.” diyerek almıştık. Önce pizza molası verdik, sonra Hande’yi Cafe Central görevine gönderdik.
Biz Burçin’le biraz dolaşıp onu bekledik. Sonrasında hep birlikte hediyelik alışverişine başladık.
Bu sırada Aziz Stephan Katedrali’ni bu kez içeriden görme fırsatı bulduk. İçi de dışı kadar etkileyiciydi.
Ardından ilk gün tanıştığımız Türk dükkân sahibine uğrayıp söz verdiğimiz magnet alışverişini yaptık. 😊
Donauinselfest
Akşam için son planımız Donauinselfest’ti. Tam bizim Viyana’da bulunduğumuz tarihlerde düzenlenen festival için Donau Adası’na geçtik. Burçin’in arkadaşıyla buluşup nehir kenarında yürüdük.
Bize göre Tuna, onlara göre Donau…
Gün batımında manzara gerçekten çok güzeldi. Festival alanına geçtiğimizde her yaştan insanın müziğin ve yaz akşamının tadını çıkardığını gördük. Gençler, çocuklar, amcalar, teyzeler… Herkes eğleniyordu.
Biz de konserleri dinledik, kalabalığın arasında dolaştık ve Viyana’daki son akşamlarımızdan birinin keyfini çıkardık.
Dönüşte otelimizin yakınındaki ışıl ışıl mekanları keşfettik ve ertesi gün dönüş yolculuğumuz olduğu için fazla uzatmadan otele döndük.
Böylece Viyana’daki dördüncü günümüzü yaklaşık 25.000 adımla tamamlamış olduk.
Bir sonraki gün görüşmek üzere…
Viyana’da Son Gün…
Viyana’dan herkese son bir günaydın… Daha dün gelmişiz gibi hissederken dönüş günü de gelip çatmıştı.
Sabah valizlerimizi toparlayıp kahvaltımızı yaptık. Neyse ki otel valizlerimizi gün boyunca bırakmamıza izin verdi. Böylece bizden bir kez daha artı puanı kaptı. 😊
Son günkü ilk durağımız Viyana’nın en ilginç yapılarından biri olan Hundertwasser Evi oldu.
Rengârenk cephesi ve sıra dışı mimarisiyle gerçekten dikkat çekiciydi. Bir süre çevresinde dolaşıp fotoğraflar çektik. Kalabalığın kısa süreliğine dağılmasını fırsat bilip birkaç kare daha yakaladıktan sonra rotamızı Cafe Sacher’e çevirdik.
Gitmeden önce herkesin önerdiği meşhur Sacher tatlısını burada denemek istiyorduk.
Cafe Sacher, dekorasyonuyla sizi başka bir döneme götüren yerlerden biri. Kahvelerimizi içip tatlımızı yedik ve Viyana’nın klasiklerinden birini daha listemizden çıkardık.



Son Keşifler
Sıradaki hedefimiz Hoher Markt’taki Anker Saatiydi. Her gün öğlen saatinde gerçekleşen kısa gösteriyi izlemek istiyorduk ve tam zamanında yetiştik.
Beklediğimden biraz uzun sürse de iyi ki görmüşüm dediğim yerlerden biri oldu.
Sonrasında Judenplatz’a uğradık ve şehir merkezinde son yürüyüşümüzü yaptık. Tabii ki bu yürüyüşün sonu mağazalarda bitti. 😄
Bir spor ayakkabı mağazasına girmemizle birlikte işler kontrolden çıktı ve kendimizi elimizde poşetlerle otele koşarken bulduk.
Valizlerimizi aldığımızda artık gerçekten dönüş vakti gelmişti.
Havaalanı Macerası
Şehir merkezinden gelirken hiçbir sorun yaşamamıştık ama dönüşte küçük bir karmaşa yaşadık. Önce bilet otomatlarını, sonra doğru peronu bulmaya çalıştık.
Bir süre telaş yaşadıktan sonra işin aslını öğrendik:
Biz tren numarası ararken bütün trenler aynı peronlara geliyormuş. Yapmamız gereken sadece S7 trenini beklemekmiş. 😄
Doğru treni bulup havaalanına ulaştıktan sonra tax free işlemlerimizi tamamladık ve uçuş saatimizi beklemeye başladık.
Bu sırada dikkatimi çeken şeylerden biri de havaalanı fiyatlarıyla şehir merkezi fiyatları arasındaki farkın neredeyse yok denecek kadar az olmasıydı.
Bizde olsa…
Gerisini siz tamamlayın. 😊 Önce İstanbul’a, ardından Ankara’ya uçtuk. Ancak seyahatimizin son sürprizi Esenboğa’da bizi bekliyordu.
Hac kafileleriyle aynı zamana denk geldiğimiz için hem bagaj sırasında hem de çıkışta ciddi bir kalabalık vardı.
Biraz sabır ve bekleyişin ardından sonunda evlerimize ulaşmayı başardık.
Viyana’ya Veda
Böylece kapanışı bile hareketli geçen bir seyahatin sonuna gelmiş olduk.
Viyana’da geçirdiğim her anın tadını çıkardım.
Sokaklarını, mimarisini, parklarını, kahvelerini ve günlük yaşamını gerçekten çok sevdim.
Bu güzel yolculuk boyunca bana eşlik eden yol arkadaşlarıma teşekkür ederim.
Birlikte çok güldük, çok yürüdük ve çok güzel anılar biriktirdik.
Size de bu gezi boyunca benimle birlikte gezdiğiniz için teşekkür ederim.
Yeni yolculuklarda görüşmek üzere…