Yaklaşık iki hafta önce “30’dan Sonra” başlıklı bir yazı paylaşmıştım. O yazıyı yazdıktan sonra fark ettim ki aslında anlatacaklarım bitmemiş. Bazı düşünceler var ki tek bir yazıya sığmıyor. Yaşamaya devam ettikçe yeni anlamlar kazanıyor, insanın içinde yeniden şekilleniyor.
Aslında bu yazının çıkış noktası da tam olarak bu oldu.
Geçtiğimiz günlerde sayfamı yenilerken 32-33 yaşlarındayken yazdığım bir yazıya denk geldim. Oturup tekrar okudum. Sonra kendi kendime düşündüm; şimdi 36 yaşındayım ve o satırları yazan kişiyle bugünkü ben arasında hem çok şey değişmiş hem de hiç değişmeyen taraflarım var.
Uzun zaman sonra yeniden böyle bir yazı paylaşacak olmak beni heyecanlandırdı. Hem yeniden kalemi elime almak hem de son yıllarda zihnimde değişen, dönüşen düşünceleri sizinle paylaşmak istedim.
Sanırım bu da “30’dan Sonra”nın küçük bir devamı olacak.
Bir önceki yazımda insanların benim hakkımda ne düşündüğünü artık eskisi kadar umursamadığımdan bahsetmiştim. Ama dönüp o yazıyı tekrar okuyunca ilginç bir şey fark ettim. Bunu söyler söylemez yanlış anlaşılmamak adına öyle büyük bir çabaya girmişim ki, aslında anlatmak istediğim düşünceyle tamamen zıt bir noktaya savrulmuşum.
Şimdi dönüp baktığımda ise o gün sadece tohumlarını attığım düşüncenin zamanla filizlendiğini, büyüdüğünü ve bugünlerde meyvesini verdiğini görüyorum.
Çünkü bugün gerçekten, fikirlerine değer verdiğim insanlar dışında kimsenin benimle ilgili ne düşündüğüyle ilgilenmiyorum.
Ne giymişim, nereye gidiyorum, kiminle gidiyorum, ne düşünüyorum, ne yapıyorum ya da ne yapmayı planlıyorum… Bunların hepsi sadece benim yolculuğumun bir parçası.
Eğer ben mutluysam, huzurluysam ve yaptığım şey içime siniyorsa, gerisi gerçekten o kadar önemli mi?
Beni gerçekten seven ve önemseyen insanlar zaten benim mutluluğumla mutlu oluyor. Huzuruma huzur, başarılarıma başarı katmaya çalışıyorlar. Ama bence hepsinden önemlisi, beni değiştirmeye çalışmadan kendim olmama izin veriyor ve o yolda beni destekliyorlar.
Farkındalıklarımdan biri de fedakârlık üzerine oldu.
Uzun süre fedakârlığı hep güzel bir özellik olarak gördüm. Oysa zamanla şunu fark ettim; her şey gibi onun da bir sınırı var.
İnsan bazen iyi niyetle kendi sınırlarını aşarken aslında karşısındaki insanın da alanına müdahale edebiliyor. Onun sorumluluğunu üstleniyor, yükünü taşımaya çalışıyor, belki de kendi başına deneyimlemesi gereken şeyleri onun yerine yaşamaya çalışıyor.
Bunun adı her zaman sevgi ya da yardım olmuyor.
Bir de işin görünmeyen tarafı var. Fedakârlığın dozunu ayarlayamadığında insan fark etmeden kendini tüketmeye başlıyor. Sanki benliğine, öz değerine ve öz sevgine yavaş yavaş bulaşan bir alışkanlık gibi…
Bugün ise fedakârlığın çok ince bir çizgide durduğunu biliyorum. Yardım etmekle kendinden vazgeçmek arasında hassas bir denge var. Sanırım artık bu dengeyi eskisine göre çok daha iyi görebiliyor ve ona göre davranabiliyorum.
Sizinle paylaşmak istediğim son bir farkındalık daha var: kendimi tanımak ve kendimle vakit geçirmek.
Sanırım bunu gerçekten ancak yaşayınca anlayabiliyorsunuz. Kendinizle geçirdiğiniz zaman aslında kendinize verdiğiniz değeri de gösteriyor. Ama daha da önemlisi, sizi kendinizi tanımaya yaklaştırıyor. İç sesinizi dinliyorsunuz.
İsteklerinizi, arzularınızı, tutkularınızı fark etmeye başlıyorsunuz.
Ben artık kendimle vakit geçirmeyi büyük bir ihtiyaç olarak görüyorum. Çünkü ne zaman kendimle baş başa kalsam ne istediğimi, ne hissettiğimi ve hangi yöne gitmem gerektiğini daha net görebiliyorum.
Kendimle gerçekleştirdiğim ilk buluşmalar ise daha çok kendimi tanımaya yönelikti. Kimseyle paylaşamadığım, hatta kendime bile itiraf edemediğim düşüncelerimi o sessiz anlarda fark ettim.
“Ne istiyorum?”
“Ne yapıyorum?”
“Ne yapmak istiyorum?”
“Hayatım hangi yöne gidiyor?”
“Ben gerçekten kimim?”
Bu soruların cevaplarını hep kendimle baş başa geçirdiğim o kıymetli zamanlarda buldum.
Eğer siz de bırakın en yakınlarınıza, kendinize bile itiraf edemediğiniz düşüncelerinizi, isteklerinizi ve kararlarınızı keşfetmek istiyorsanız kendinizle küçük bir buluşma planlayın.
Bir kahve…
Bir akşam yemeği…
Belki bir konser…
Belki de tek başınıza bir sinema.
Sonra da içinizde neler değiştiğini sessizce izleyin.
Aslında biraz da sınırlar konusundan bahsetmek isterdim. Ama o konuda henüz istediğim noktada olduğumu düşünmüyorum. Hâlâ öğreniyorum, hâlâ kendimi gözlemliyorum. Sanırım bu dönüşüm için biraz daha zamana ihtiyacım var.
Başardığımı hissettiğim gün onu da sizinle paylaşacağıma emin olabilirsiniz.
Kim bilir… Belki o dönüşüm de kırklı yaşlarda gelir.
36’dan sevgiler. Sevgiyle kalın.