Herkese merhaba. 😊
Uzun zaman sonra yeniden bir yurtdışı gezi yazısıyla karşınızdayım. Yazmaya başlarken fark ettim ki gezi notlarımın büyük kısmı yurtdışı seyahatlerinden oluşuyor. Oysa ülkemizde yaptığım pek çok güzel yolculuk da var. Neden böyle oldu bilmiyorum ama bunu başka bir yazının konusu yapalım. Şimdi gelin birlikte Budapeşte sokaklarında dolaşalım.
Budapeşte seyahatimi kuzenimle birlikte gerçekleştirdim. Fakat yolculuğumuz başlamadan önce küçük bir kriz yaşamamız gerektiğine karar vermiş gibiydik.
Cuma sabahı havaalanına birlikte gidecektik. Benim uçağım 07.55’te, kuzenimin uçağı ise 05.45’teydi. Büyük kuzenim bizi bırakacaktı. Buradan kendisine tekrar teşekkür etmek istiyorum; sabahın köründe uykusunu bölüp bizi havaalanına yetiştirdiği için. 😊
Bir gece önceden teyzemlerde kalmaya gittim. Eve girer girmez garip bir telaş olduğunu fark ettim. Herkes seferber olmuştu. Teyzem, kuzenim, kuzenimin eşi… Herkes aynı şeyi arıyordu: Kuzenimin pasaportunu.
Evet, yanlış okumadınız. Havaalanında olmamıza sadece birkaç saat kalmıştı ve ortada pasaport yoktu.
Yaklaşık üç saat boyunca evin altını üstüne getirdik. Çekmeceler, dolaplar, valizler… Her köşe didik didik arandı. Bir noktadan sonra artık “Bu seyahat galiba olmayacak.” diye düşünmeye başlamıştık. Tam pes ettiğimiz anda kuzenim pasaportu buldu.
Sonraki 45 dakika tam anlamıyla bir hızlandırılmış film gibiydi. Hazırlanmak, son eşyaları toplamak, valizleri kapatmak ve evden çıkmak…
Neyse ki tüm bu maceranın ardından sorunsuz bir şekilde Budapeşte’ye indik.
Fakat hikâyemiz burada da sakinleşmeye niyetli değildi.
Pasaport kontrolünden geçtik, bagaj bandının başına geldik ve beklemeye başladık. Dakikalar geçti. Sonra biraz daha geçti. Bizim valizlerden ise hâlâ ses yoktu. Uçuşumuz aktarmalı olduğu için içime hafif bir kurt düştü. Acaba bagajlar transfer edilmedi mi?
Etrafı kontrol etmek için biraz dolaşırken valizlerimizin bizi başka bir banttan izlediğini fark ettim. Meğer yanlış yerde bekliyormuşuz. 😊
Valizlerimizi otele bırakır bırakmaz kendimizi sokaklara attık. Konakladığımız otel Peşte tarafındaydı ancak ilk gün rotamız Buda tarafıydı.
Otele doğru yürürken geçtiğimiz Váci Caddesi, Budapeşte ile aramdaki ilk bağı kurdu diyebilirim. Şehir daha ilk dakikalardan itibaren düzeni, temizliği ve tarihi dokusuyla dikkatimi çekmişti. Otelin bu kadar merkezi çıkması da işimizi oldukça kolaylaştırdı.
Hava durumuna bakarken biraz yanılmışız. Üzerimde keten gömlek, omzumda ince bir triko vardı ama Budapeşte’nin o gün bizim için farklı planları vardı. Hava beklediğimizden çok daha serin, hatta yer yer soğuktu.


Buda tarafına geçmek için Elisabeth Köprüsü’nü kullandık. Köprüden geçerken karşımızda yükselen Gellert Tepesi ve Özgürlük Anıtı bizi karşıladı. Aslında tepeye çıkmak planlarımız arasındaydı ancak rüzgâr ve soğuk hava nedeniyle bu fikri başka bir zamana bırakıp Buda Kalesi’ne doğru yürümeye devam ettik.
Sokaklarda ilerledikçe Budapeşte’nin en sevdiğim yanlarından biriyle tanıştım: Tarihin gündelik hayatın içine karışmış olması. Şehrin birçok noktasında kendinizi bir açık hava müzesinde yürüyormuş gibi hissediyorsunuz.
Buda Kalesi’ne galeri ve müze girişinin bulunduğu taraftan girdik. Daha girişte bizi karşılayan sarmaşıklarla kaplı yol öyle güzeldi ki sık sık durup fotoğraf çekmek zorunda kaldık. Yemyeşil koridorun içinden geçerek kalenin merdivenlerine ulaştık.
Tam o sırada yağmur başladı.
Ama o noktaya kadar çıkmışken geri dönmek gibi bir düşüncemiz yoktu. Yağmur eşliğinde merdivenleri tırmanmaya devam ettik. Üstelik yukarı çıktığımızda manzara bütün yorgunluğumuza değdi.
Bir tarafta Tuna Nehri, diğer tarafta Peşte’nin tarihi yapıları…
Yağmur altında manzarayı izlerken bir yandan da “Ne kadar şanslıyız!” diye düşünüyorduk. Sonra Budapeşte bize küçük bir sürpriz yaptı. Yağmur durdu ve güneş açtı.
Kısa süre önce gri bulutların altında gördüğümüz şehir bu kez güneş ışıklarıyla parlıyordu. Bu fırsatı değerlendirip bol bol fotoğraf çektik.
Bir süre sonra soğuk kendini tekrar hissettirmeye başlayınca sıcak bir kahve molası verme zamanı geldiğine karar verdik.
Balıkçı Tabyası’na doğru yürürken yol üzerindeki Toscano isimli küçük kafeye girdik. İçeri adım attığımız anda doğru yerde olduğumuzu anladık. Mekânın samimi bir havası vardı. İşletmecisi olan kadın her şeyle tek başına ilgileniyordu. Kahvemizi içerken biraz sohbet ettik ve yolumuza devam ettik.
Balıkçı Tabyası ise beklentimin çok üzerinde çıktı.
Aziz Matthias Kilisesi’nin hemen yanında yer alan bu yapı fotoğraflarda güzel görünüyordu ama orada bulunmak bambaşka bir his yaratıyordu. Huzur, hayranlık ve şaşkınlık aynı anda yaşanabilir mi bilmiyorum ama ben tam olarak bunu hissettim.
İşlemeler, kuleler, taş detayları ve Tuna manzarası birleşince ortaya masalsı bir atmosfer çıkıyor.
Panorama Cafe’de oturup kahve içmenizi özellikle tavsiye ederim. Parlamento Binası’nı ve Tuna Nehri’ni karşıdan izlerken zamanın biraz yavaşladığını hissediyorsunuz. Yanımda bir kitap olsaydı saatlerce oradan kalkmadan oturabilirdim.
Ancak önümüzde keşfedilecek daha çok yer vardı.
Bu yüzden manzaraya veda edip farklı sokaklardan aşağı inmeye karar verdik. Üstelik o sırada internetimiz de yoktu. Tamamen içgüdülerimizle ilerliyorduk. Gerçi Budapeşte pek kaybolmaya müsait bir şehir değil; bunu sonradan anladık. 😊
Ara sokaklardan yürüyerek Tuna kıyısına indik ve meşhur Zincir Köprü üzerinden tekrar Peşte tarafına geçtik.
Otelimize oldukça yakın bir noktada Küçük Prens Heykeli olduğunu biliyordum. Bir Küçük Prens hayranı olarak onu görmeden Budapeşte’den dönmem mümkün değildi.


Heykeli ararken sanırım gün boyunca en heyecanlı hâlimi yaşadım. Onu görür görmez hızla yanına gittim. Hatta biraz abartıp sarıldığımı bile söyleyebilirim. 😊
Fotoğraf çektirmek için bekleyen insanlar olduğu için sohbetimiz kısa sürdü ama onu görmüş olmanın mutluluğu bana yetmişti. Çocukça gelebilir belki ama bazı karakterlerin insanın hayatında ayrı bir yeri oluyor.
Bir süre daha çevrede dolaştıktan sonra otele dönüp üzerimizi değiştirdik. Ancak gün bizim için henüz bitmemişti.
Akşamı Váci Caddesi’nde geçirmek istiyorduk. Biraz mağazalara göz attıktan sonra sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan Twenty Six Cafe’ye doğru yürümeye başladık. Akşam yemeğimizi orada yemeyi planlıyorduk.
Fakat kapıda küçük bir sürpriz bizi bekliyordu.
Rezervasyonsuz misafir kabul etmiyorlardı ve önümüzdeki günlerin kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği rezervasyonlarının büyük kısmı doluydu. Kısacası Budapeşte bize başka planlar yapmamız gerektiğini söylüyordu.
Biz de geldiğimiz yolu tekrar yürüyerek geri döndük.
Bu noktada ikimiz de oldukça acıkmıştık. Váci Caddesi üzerinde gördüğümüz Anna Cafe’ye oturmaya karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız.
Burada Macar mutfağının meşhur lezzetlerinden biri olan Chicken Paprikash’ı denedik. Bol paprika ile hazırlanan tavuk parçaları ve yanında servis edilen küçük hamur eşlikçileriyle oldukça doyurucu ve lezzetliydi. Budapeşte’ye giderseniz denemenizi gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.
Böylece Budapeşte’deki ilk günümüzü tamamlamış olduk.
Sabah pasaport telaşıyla başlayan gün; yağmur altında gezilen Buda Kalesi, Balıkçı Tabyası’ndan izlediğimiz manzara, Tuna kıyısındaki yürüyüşler ve Küçük Prens ile son buldu.
Otele dönerken yorgunduk ama şehrin daha ilk günden bizi etkisi altına aldığını da yavaş yavaş fark etmeye başlamıştık.
Ben gezmeye gittiğim zaman çok uyumayı sevenlerden değilim. Keşfedilecek bir şehir, görülecek sokaklar ve yaşanacak yeni deneyimler varken otel odasında vakit geçirmek bana göre değil. Bu yüzden ikinci günümüzde de erkenden yollara düştük. Saat daha dokuz olmadan otelden çıkmıştık. Üstelik hava bir önceki günün aksine güneşli ve sıcaktı.
Bugünkü rotamız Peşte tarafıydı.
Tuna Nehri boyunca yürümeye başladık. İlk durağımız ise nehrin kıyısında bulunan ve Budapeşte’nin en etkileyici anıtlarından biri olan Ayakkabılar Anıtı oldu.
Hikâyesini bilmeyenler için kısaca anlatmak isterim.
II. Dünya Savaşı sırasında Macaristan’da iktidara getirilen Ok Haç Partisi’nin destekçileri, ülkede kalan Yahudileri Tuna Nehri kıyısına getirerek kadın, erkek, çocuk ve yaşlı demeden infaz ediyordu. İnsanlar gruplar hâlinde ayak bileklerinden birbirlerine bağlanıyor, ardından nehre atlamaya zorlanıyordu. Direnenler vuruluyor, düşenler ise bağlı oldukları kişileri de beraberinde sürüklüyordu.
Binlerce insanın hayatını kaybettiği bu trajedinin anısına yapılan anıt, nehir kıyısına yerleştirilmiş altmış çift demir ayakkabıdan oluşuyor.
Ayakkabıların içine bırakılmış çiçekler, mumlar ve küçük notlar dikkatimizi çekti. Sessizce yürüyüp anıtı izlerken insan ister istemez durup düşünmeden edemiyor. Çünkü acının dili, dini ya da milliyeti olmuyor.


Bu duygusal ziyaretin ardından birkaç dakika yürüyerek Parlamento Binası’na ulaştık.
Bir gün önce Balıkçı Tabyası’ndan hayranlıkla izlediğimiz o görkemli yapı şimdi tam karşımızdaydı. Uzaktan etkileyici görünüyordu ama yakından çok daha ihtişamlıydı. İçeri girme fırsatımız olmadı ancak çevresinde dolaşıp biraz vakit geçirdik ve birkaç hatıra fotoğrafı çektikten sonra yolumuza devam ettik.
Sıradaki durağımız Aziz Stephen Bazilikası’ydı.
Sabah saatleri olduğu için şehir henüz kalabalıklaşmamıştı. Bu da yürüyüşlerimizi çok daha keyifli hâle getiriyordu. Bazilikaya doğru ilerlerken tamamen tesadüfen küçük bir parka çıktık. Şehrin merkezinde olmamıza rağmen kuş sesleri arasında yürümek oldukça huzur vericiydi.
Budapeşte’de en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de buydu. Tarihi yapılar ve doğa birbirinden kopuk değil, aksine iç içe geçmiş durumda. Ağaçların gölgesinde yürürken bir anda karşınıza yüzlerce yıllık bir bina çıkabiliyor. Belki de şehrin o kendine özgü atmosferini oluşturan şey tam olarak bu.
Ara sokaklarda dolaşarak ilerlerken bir anda kendimizi Bazilika’nın önünde bulduk.
Karşımızda geniş bir meydan, etrafında kafeler ve restoranlar, meydanın sonunda ise tüm heybetiyle yükselen Aziz Stephen Bazilikası vardı. İçeri girip girmemek konusunda kısa bir kararsızlık yaşadık. Sonunda dönüşte tekrar uğrayabileceğimizi düşünerek kahvaltıya gitmeye karar verdik.
Çünkü artık ciddi anlamda acıkmıştık.


Instagram’da daha önce kaydettiğimiz küçük bir kafeye doğru yürümeye başladık. Yaklaşık on beş dakikalık bir yürüyüşün ardından aradığımız yeri bulduk. Tam da filmlerde görebileceğiniz türden küçük ve sevimli bir fırındı.
Kendimize bir masa bulduktan sonra vitrine yöneldik. Birbirinden güzel görünen hamur işleri arasından seçim yapmak oldukça zordu. Sonunda birkaç farklı ürün ve yanına da bir tatlı söylemeye karar verdik.
Bir gün önce yaşadığımız açlık krizinden sonra bugün tedbiri elden bırakmaya hiç niyetimiz yoktu. 😊
Uzun ve keyifli bir kahvaltının ardından yaklaşık üç buçuk kilometre uzaklıktaki Kahramanlar Meydanı’na doğru yürümeye başladık.
Yol üzerinde ise sosyal medyada sıkça gördüğümüz, gül şeklinde hazırlanan meşhur dondurmalardan almayı ihmal etmedik. Elimizde dondurmalarımızla Budapeşte sokaklarında yürümeye devam ederken şehrin tadını çıkarmaya çalışıyorduk.
Bir süre daha sokaklarda dolaşıp şehrin tadını çıkardıktan sonra akşam için hazırlanmaya otele döndük.
Budapeşte’yi gece de görmek istiyorduk. Hatta gün boyunca en çok merak ettiğimiz şeylerden biri buydu. Akşam kombinlerimizi yapıp tekrar yollara düştük. Yol üzerinde Küçük Prens’e bir kez daha selam vermeyi ihmal etmedik. Ardından Zincir Köprü üzerinden yeniden Buda tarafına geçtik.
Bu kez hedefimiz Buda Kalesi’nin gündüz göremediğimiz kısmıydı.
Köprünün hemen karşısında bulunan fünikülerleri kullanarak yukarı çıktık. Küçücük bir yolculuk olsa da oldukça keyifliydi. Keşke en ön sırada yer bulabilseydik diye düşündük ama o şans bu kez bizden yana değildi. 😊
Hava henüz tamamen kararmamıştı. Bu yüzden kalenin duvarlarına oturup günün geceye dönüşmesini izlemeye karar verdik. Bir yandan sohbet ediyor, bir yandan da yavaş yavaş değişen şehir manzarasını seyrediyorduk.
Sonra beklediğimiz an geldi.
Budapeşte ışıkları birer birer yanmaya başladı.
Karşımızda Tuna Nehri boyunca uzanan köprüler, suya yansıyan ışıklar, tüm ihtişamıyla Parlamento Binası, uzaktan seçilen Bazilika ve gecenin içinde bambaşka bir güzelliğe bürünen şehir vardı.

O an hissettiklerimi kelimelere dökmek gerçekten zor.
Bazı manzaralar vardır; fotoğrafını çekersiniz ama görüntünün sizde bıraktığı duyguyu asla kaydedemezsiniz. İşte Budapeşte’yi gece ilk gördüğüm an da tam olarak böyleydi. Hafızama kazınan ve yıllar geçse de unutmak istemeyeceğim görüntülerden biri oldu.
Uzun süre manzarayı izledikten sonra kaleye veda edip tekrar fünikülerle aşağı indik. Zincir Köprü’nün ışıkları eşliğinde yeniden Peşte tarafına geçtik.
Akşam yemeği için bir kez daha Anna Cafe’yi tercih ettik. Bu kez Macar mutfağının en meşhur lezzetlerinden biri olan gulaşı denedik. Etle aram çok iyi olmasa da oldukça beğendiğimi söyleyebilirim.
Yemeğin ardından otelimize dönmeye hazırlanırken tamamen tesadüf eseri ışıl ışıl bir sokağa denk geldik.
Renkli ışıklarla süslenmiş, müzik seslerinin yükseldiği, yan yana sıralanmış mekanlarla dolu oldukça hareketli bir yerdi. Sonradan öğrendiğimize göre Budapeşte’nin ünlü gece hayatının merkezlerinden birine denk gelmişiz.
“Buraya kadar gelmişken görmeden dönmek olmaz.” diyerek biraz dolaştık, atmosferi izledik ve şehrin bambaşka bir yüzüyle daha tanışmış olduk.
Artık günü sonlandırma vakti gelmişti.
Otele döndüğümüzde telefonlarımız yaklaşık otuz beş bin adım gösteriyordu. Yorulmuştuk ama güzel bir günün sonunda hissedilen o tatlı yorgunluktu bu. Budapeşte’deki ikinci günümüzü geride bırakırken hem gördüğümüz yerler hem de biriktirdiğimiz anılar sayesinde şehri biraz daha tanımış, biraz daha sevmiştik.
İlk iki günün aksine bugün oldukça sakin bir gün olacaktı. Sabah yine çok geç olmadan uyandık, hazırlandık ve odamızı boşalttık. Bagajlarımızı otelde bıraktık. Bu konuda oldukça yardımcı oldular ve hiçbir sorun yaşamadık.
Üstelik yine şans bizden yanaydı. Hava bir kez daha güneşli ve güzeldi.
Son günümüzü koşturmadan geçirmek istiyorduk. Bu yüzden kendimize uzun bir kahvaltı sözü verdik.
Aziz Stephen Bazilikası’na yakın sokaklardan birinde bulunan Blueberry Brunch’a gittik. Sonradan oldukça popüler bir mekan olduğunu öğrendik. Avokadolu tostlar, kruvasanlar, güzel kahveler… Son yıllarda Ankara’da da sıkça karşılaştığımız kahvaltı kültürünün Budapeşte’deki bir yansıması gibiydi.
Ama o sabah kahvaltıyı özel yapan şey menü değildi.
Hiçbir yere yetişme telaşımızın olmamasıydı.
Kahvemizi yudumlarken sohbet ettik. Bir yandan da son iki günün yorgunluğunu üzerimizden attık. Ardından ara sokaklarda amaçsızca dolaşmaya başladık. Bu kez bir rota peşinde değildik. Görülmesi gereken yerlerin listesini çoktan tamamlamıştık. Sadece şehrin içinde biraz daha vakit geçirmek istiyorduk.
Bir süre yürüdükten sonra Bazilika’nın bulunduğu meydana geri döndük. İlk günlerden beri o meydandaki kafelerde oturmak aklımızın bir köşesinde kalmıştı. Son günümüzü de tam istediğimiz gibi geçiriyor, hiçbir şey için acele etmiyorduk.
Bir şeyler içiyor, insanları izliyor ve Budapeşte’nin tadını çıkarıyorduk.
Vakit yaklaşınca sevdiklerimiz için hediyelik eşya almak üzere daha önceden gözümüze kestirdiğimiz dükkana uğradık. Alışverişi özellikle son güne bırakmıştık. Sonradan görüp aklımız kalacak bir şey olursa diye.
Malum, euro ile harcama yapınca insanın planlı davranması gerekiyor. 😊
Hediyelerimizi aldıktan sonra otele dönüp bagajlarımızı aldık ve geldiğimiz gün kullandığımız direkt otobüs hattıyla havaalanına doğru yola çıktık.
İçimde hafif bir burukluk vardı.
Ama sanırım seyahatlerin en güzel yanı da bu.
Bir şehirden ayrılırken biraz üzülüyorsanız, orada güzel anılar biriktirmişsiniz demektir.
Genel olarak Budapeşte’yi çok ama çok sevdim. Kendimi son derece güvende hissettim. Sokaklarında korkmadan dolaştım, kaybolmadan gezdim, yavaşlamayı başardım.
Hatta bazen kendimi turist gibi bile hissetmedim.
Sanki uzun zamandır orada yaşıyormuşum, günlük hayatımın bir parçasıymış gibi geldi bana. Belki de şehri bu kadar sevmemin nedeni buydu.
Budapeşte uzun zamandır görmek istediğim şehirlerden biriydi ama üzerimde bu kadar iz bırakacağını açıkçası tahmin etmiyordum.
Bir gün yeniden gider miyim bilmiyorum.
Ama gidersem bu kez mutlaka bir opera gecesi yaşamak isterim.
Yollarımız yeniden kesişir mi bilmiyorum Budapeşte…
Ama bende her zaman özel bir yerin olacak.
Ve sanırım artık bu yazıya da burada veda etme zamanı geldi.
Eğer bu satırlara kadar gelebildiyseniz, yol boyunca bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Umarım bu yazı size sadece bir gezi rotası değil, biraz da Budapeşte’nin hissettirdiklerini aktarabilmiştir.
Bir sonraki yolculukta, başka bir şehirde ya da bambaşka bir yazıda yeniden görüşmek üzere. 😊




